1 Aralık 2013 Pazar

Yevgeni Zamyatin'den Biz: "Eski insanlar gökyüzünde yüce, canı sıkılan, kuşkucu bir tanrıları olduğunu bilirlerdi. Biz orada; kristalimsi mavilikte, çıplak ve edepsiz bir hiçlik olduğunu biliyoruz."


Yazılmış bütün distopyaların esas kaynağı, atası, esin perisi: Biz.

Cesur Yeni Dünya, Hayvan Çiftliği, 1984 ve Fahrenheit 451 gibi hepsi birbirinden şahane romanlardan bahsediyorum.

Kurt Vonnegut şöyle diyor:

"Otomatik Piyano'yu yazarken olay örgüsünü gurula Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sından ödünç aldım, o da zaten gururla Yevgeni Zamyatin'i Biz'inden ödünç almıştı."

Bu roman su gibi akmıyor, aksine neredeyse her cümlede durmak, düşünmek ve hatta geri dönüp tekrar okumak zorunda kalıyorsunuz. Okudukça, yazarın beyni üzerindeki denetimini kaybettiği sanrısına kapılmanız bile mümkün. Sayfalar dolusu bilinç akışı tekniği, sayfalar dolusu monolog. Ama dediğim gibi, aslında kaynağa iniyorsunuz; bugüne kadar okuduğunuz bütün distopyaların esas kaynağına.

İnsan ruhunun ve sevgi duygusunun yok edilmesi temelinde yeni bir dünya inşa edilir Biz'de. Artık isimler yoktur, insanlar numaralardan ibarettir. Her 'Numara', diğer 'Numara'lar üzerinde bir seks ürünü olarak hak sahibidir. Her 'Numara' belirlenen zamanda yer, belirlenen zamanda uyur ve belirlenen zamanda uyanır.

Biz, çoğunluğun içinde kaybolmuş bir adamın bireyselliğinin uyanışıdır.

"Ama sadece içine bir şey kaçan göz, parçalanmış bir parmak ve ağrıyan diş kendini hisseder ve bireyselliğini kavrar. Sağlıklı göz, parmak ve diş adeta yoktur. Kişisel bilincin sadece bir hastalık olduğu apaçık ortada değil mi?"

Sinan Akyüz'ün Bosna'nın Külleri Üzerinde Uçan İncir Kuşları*


Bu kitabı başarılı bir edebiyat mahsulü olarak değerlendirmek mümkün değil zira ne olay örgüsündeki aksaklıklar ne de yüzseysel karakter analizleri göz ardı edilebilecek gibi değil. Kitabın tel bir can alıcı noktası var, o da konusu: Bosna savaşı.

Tüm dünyanın gözleri önünde yaşanırken, herkesin umarsızca üç maymunu oynadığı Srebrenica soykırımını anlatıyor yazar.

Kitabın kurgudan ibaret olmadığı ve tüm öykünün gerçeklere dayandığı bilinirse, insanın insana yapabileceği kötülüğün hudutsuzluğu daha iyi anlaşılacaktır.

Tipik Bir Ayşe Kulin Romancılığı Örneği: Dönüş*



Gizli Anların Yolcusu, Bora'nın Kitabı ve son olarak Dönüş. Tipik bir Ayşe Kulin romancılığı örneği. Kolay okunan, akıcı ama bir o kadar da yüzeysel satırlar.

Biyografi alanında oldukça başarılı olan bir yazarın, iş romana gelince bu denli çuvallaması gerçekten şaşırtıcı. Sanırım sırf kurgu yazmak bir yerlerde tökezlemesine sebep olurken, hakikaten dişe dokunur şeyler yazabilmesi için ucundan kıyısından gerçekliğe dokunması gerekiyor. Bunun yoluysa, gerçek ve kurguyu harmanlayabileceği biyografiden geçiyor.

Dönüş'de, İlhami, Derya ve Eda'nın öyküsü kaldığı yerden devam ediyor fakat maalesef hikaye Gizli Anların Yolcusu'ndaki o ucuz akrostişin verdiği tattan öteye geçemiyor.

Kulin'in bol kepçeden kullandığı ünlemleri bir kenara bırakıp, Füreya ve Adı: Aylin kıvamında eserler vermesi dileğiyle.

Ve Zülfü Livaneli 'Sevgili'siyle Temple Grandin'e Selam Çakar: Kardeşimin Hikayesi*



Kitabın, ortalama bir okur için sürpriz sayılabilecek sonu elbette ki deneyimli bir okur üzerinde aynı etkiyi yaratmayacaktır. Ve fakat, zaten bir kitabı sırf sonunda hayretlere gark olabilmek için okumak da aymazlığın ta kendisidir.

Dediğim gibi kurt okur kitabın sonundan pek de etkilenmeyecek, hatta daha ilk sayfalarda gizemi kolaylıkla çözecek fakat ana karaktere bağlanmaktan da kendini alamayacaktır. Fevkalade bir düzenin altında yatan o müthiş karmaşayı kim merak etmez ki?

Yazarın, Temple Grandin'in kucaklama makinesinden ilham alarak yarattığı "Sevgili", kitabın en ilgi uyandırıcı unsurlarından. Umuyorum ki hiçbir okuyucu bu makinenin ve onun yaratıcısı Temple Grandin'in adının geçtiği satırları okumayı atlamamıştır zira bu satırlar okuyucuyu müthiş bir yaşam öyküsünün içine sürükleyecektir.

Temple Grandin'in TED konuşması muhakkak dinlenmeli. Buradan.