25 Ekim 2013 Cuma

Ne Kadın Ne Erkek, Hem Kadın Hem Erkek: Jeffrey Eugenides'den Middlesex*


Soğan gibi bir kitap bu. Katman katman. İlk kat bir hikayeyse, ikinci kat bambaşka, üçüncü kat ondan da başka bir hikaye. Romanın odağında ise  daima Calliope/Cal.  İsmi hayatının belli dönemlerinde farklılık gösterebiliyor çünkü, o, kuşaktan kuşağa aktarılan bir genin vücut bulmuş hali. O bir hermafrodit. Ne kadın ne erkek, hem kadın hem erkek.

Roman, Osmanlı dönemi Bursa'sında ıssız bir dağ köyünde başlıyor. Cal'ın büyükannesi ve büyükbabasının hikayesini okuyup, Türk-Yunan savaşına tanıklık ediyoruz. Ardından Detroit'e uzanıp büyük buhranın içine dalıyoruz, hayatımıza Cal'in anne ve babası giriyor. Ve son olarak da Cal. Aslında kitap boyunca o genin peşinden koşup, sebeplerini ve sonuçlarını anlamaya çalışıyoruz; bu kitabın müsebbibi olan o geni.

3 kuşağın hayatı mikroskopik ayrıntılarla öyle güzel işlenmiş ki, kitabı okurken bir anda Desdemona'nın ipek böceği yetiştirdiği odanın kokusu geliveriyor burnunuza. Ya da kendinizi bir anda Detroit'de, büyük buhran döneminde buluyorsunuz ve fabrika bacalarından çıkan o yoğun duman çörekleniyor ciğerlerinize. Bir an, soyunma odasında arkadaşlarına çaktırmadan giysilerini çıkarmaya çalışan Calliope'yken; bir anda güzel bir kadını öpen Cal'e dönüşüyorsunuz. Kelebeğin metamorfozunu izler gibi Calliope'nin/Cal'in değişimine, çok özel ve çok kırılgan bir şeye tanıklık ediyorsunuz.

Aldığı Pulitzer ödülünü sonuna kadar hak eden, nakış gibi işlenmiş bir kitap Middlesex. Türkçe çevirisi de bir o kadar başarılı. Buna rağmen Türk okuyucular tarafından neredeyse hiç bilinmemesi ve okunmaması ise büyük kayıp.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder