8 Mayıs 2013 Çarşamba

Ally Condie'den Eşleşme*



Yeni nesil distopyalara bir yenisi daha eklendi: Eşleşme. Distopya, kitap dünyasının yükselen trendi, özellikle şu günlerde hiç olmadığı kadar popüler.  Bence son dönem distopya yazınlarını, türünün ilk örneklerinden ayıran en önemli özellik, bu eserlerin bariz şekilde genç yetişkin türüne kaymış olması. Son birkaç yıldır bu tarzda yazılan kitapların hitap ettiği okuyucu kitlesinin yaşı daha küçük, dil ve anlatım da ona göre daha basit. Yaratılan evrenler oldukça şekerli,  karakterler ise çok daha umut dolu.  George Orwell’ın kapkaranlık 1984’ü veya  Aldous Huxley’nin göğse öküz oturtan Cesur Yeni Dünya’sı yanında, bu ve bunun gibi romanlar sanki birer ballı badem. Argümanlar zayıf ve esinlenme had safhada, dil ise oldukça basit ama sürükleyici.  Gayet akıcı olmasından mütevellit okunurlukta bir sıkıntı yok ama beklentiyi yüksek tutmamak gerek. Zira distopya dediğin bol kakaolu, acı bir bitterdir, bunlarsa sanki birer sütlü çikolata.

Eşleşme'de distopyanın olmazsa olmaz öğelerinden biri çıkıyor karşımıza. Herkesi gözleyen, her hareketi izleyen, kendine tanrı rolünü yakıştırmış bir toplum mekanizması. Bu öyle bir toplum ki, ne yiyip ne içtiğinden, hangi sporları yapıp, hangi iş kolunu seçeceğine kadar hayatın her alanına müdahele edebiliyor. 

Toplum, şansa değil, olasılığa inanıyor. Amaç, istatistiki verileri en verimli şekilde kullanmak ve hayatı bu yönde idame ettirmek. Bu şekilde hastalıkların, ani ölümlerin, açlığın ve sefilliğin önüne geçmeyi başarmışlar. Toplum, kurallara uygun yaşadığın takdirde sana acıdan uzak bir hayat vadediyor, ama ne zaman öleceğine de karar vererek. 

'Bugün günlerden pazar. Büyükbabamın sekseninci doğum günü, yani bu akşam ölecek.'

Kitabın adını aldığı eşleşme olayını ise, istatiksel çöpçatanlık olarak tanımlamak mümkün aslında . Bu sistem sayesinde, fiziksel ve düşünsel açıdan birbirine en uygun çiftler bir araya getiriliyor, en nihayetinde de aralarında bir evlilik sözleşmesi imzalanıyor. Amaç yine aynı:

'Eşleşmenin iki amacı vardır: Toplumumuz için olabilecek en sağlıklı müstakbel yurttaşları  yetiştirmek ve başarılı aile hayatını yaşamaya istekli yurttaşlarımıza en iyi fırsatları sunmak.'

Toplum, sanatın özgürlüğü çağrıştırdığını ve teşvik ettiğini düşündüğü için bu alanlara da belli kısıtlamalar getirmiş.

'Toplum her şeyden en iyi yüz tanesini seçmesi için komisyonlar kurmuş zamanında: Yüz şarkı, yüz resim, yüz hikaye, yüz şiir. Geri kalanların hepsi yok edilmiş; yitip gitmiş. Böylesi daha iyi, demiş toplum. Herkes de bunun mantıklı olduğuna ikna olmuş. Bu kadar kontrol altında tutulan herhangi bir şeyi nasıl olup da tümüyle takdir edebiliyoruz?'

Kitabın ana kahramanı Cassia işte böyle bir eşleşme gecesinde karşımıza çıkıyor ve o geceden sonra başına gelenler hayatını altüst ediyor. Kitap boyunca onun uyanışına tanık oluyoruz.

Eşleşme, daha önce de söylediğim gibi kendinden önce yazılmış eserlerden fazlasıyla etkilenmiş bir roman. Özellikle George Orwell'ın 1984'ünün ve Ray Bradbury'nin Yakma Zevki'nin izleri çokça seziliyor. O yüzden okumaya başlamadan önce şunu söylemekte fayda var: Bu kitap size yeni bir şey söylemeyecek ama kendini bir çırpıda okutmaktan da geri kalmayacak.


3 Mayıs 2013 Cuma

J. K. Rowling'den Boş Koltuk veya Yedi Ölümcül Günah Çorbası*


‘Küçük bir kasaba hakkında büyük bir roman.’

Romanın arka kapağında yazan kelimeler bunlar. Küçük bir kasaba hakkında büyük bir roman. J. K. Rowling’i tanımayan yok artık. Harry Potter serisi ben dahil birçok insanın kıymetlisi, göz bebeği. Boş Koltuk, bu muazzam seriden sonra yazılmış ilk kitap ve elbette ki beklentiler çok yüksek. Yazar daha kitap çıkmadan uyarısını yapmıştı aslında. Boş Koltuk’un Harry Potter evreniyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, bu kez yetişkinlere özgü bir roman yazdığını üstüne basa basa söylemişti, söylemişti de buna rağmen  kitabın bir yerlerinden Harry’nin çıkmasını umut eden okuyucuların sayısı hiç de az değil. O yüzden şunu söylemek şart: Harry Potter’ın izini sürebilmek amacıyla niyetlendiyseniz bu kitabı okumaya, hemen kapatın kapağını, zira Boş Koltuk’da o evrenin esamesi bile okunmuyor. Bu bambaşka bir dünya. Çok gerçek, çok karanlık, çok bildik bir dünya.

Pagford’dayız. Arnavut kaldırımları, yemyeşil bahçeleri ve düzenli evleri ile tipik bir İngiliz kasabası. Bu şirin, yemyeşil kasabanın, ölümcül büyücüleri ve dehşetengiz büyüleriyle Harry Potter evreninden çok daha karanlık, çok daha kötücül olması oldukça ironik.

Romanın başlama düdüğünü, Pagford’un belki de en sevilen ismi olan Barry Fairbrother’ın geçirdiği beyin kanaması çalıyor. Barry ölüyor, onun hazin sonu ise olayların fitilini ateşliyor.

Barry, neşeli, dürüst ve candan kişiliği ile Pagford’un göz bebeği. Belediye meclisi üyesi olmasından mütevellit, kasabası için canla başla çalışıyor; kendi çıkarlarını zerre gözetmediği için de insanlarda mutlak bir saygı uyandırıyor. Üzerinde çalıştığı son mesele ise Fields.

 Yıllar önce, Pagford'un da bağlı bulunduğu Yarvil şehir meclisi, topraklarını genişletmeye karar verir ve yeni konutlar inşa etmeye başlar. Sonunda, inşa edilen bu konutlar Pagford sınırlarına dayanır ve kasabanın bağımsızlığını tehdit eder. Evler başta kırmızı kagirden inşa edilmiş ama daha sonra ucuza kaçılarak çelik iskeletli çirkin betonarme binalara dönüştürülmüştür. Bu çirkin yapılarla, Pagford arasında tek bir tampon bölge vardır, o da kasabanın önde gelen isimlerden Aubrey Fawley'nin sahip olduğu geniş arazidir. Fawley, arazisinin bir kısmını Yarvil'e satarak yeni konutlar inşa edilmesine ve yıllar sürecek bir garezin başlamasına sebep olur. Bu çirkin evlerin bulunduğu bölgeye Fields adı verilir ve yıllar içinde Fields çirkin, hem de çok çirkin bir şeye dönüşür.

Pagford’un olduğu her şeyin tam karşıtıdır Fields. İnci gibi evler yerine kırık dökük harabeler vardır burada. Evlerin önü yemyeşil çimlerle bezeli değil, çoraktır, pistir; rengarenk çiçekler yoktur bahçelerinde, oraya buraya serpiştirilmiş araba lastikleri çarpar göze. İşinde gücünde insanlar da yoktur burada, elini sallasan uyuşturucu bağımlısına çarpar. Barry Fairbrother da işte burada doğmuştur. Ama o, bu berbat ortamdan sıyrılmayı başarmış, iyi bir iş, iyi bir eş ve güzel çocuklara sahip olmuştur, olmuştur olmasına da geldiği yeri de asla unutmamıştır. Ama ona bu durumu unutturmak isteyen çok insan vardır. Özellikle de Howard Mollison.

Howard Mollison, doğma büyüme Pagford’ludur. Hatta ona Pagford'lu demek hakkını yemek olur, o Pagford'un ta kendisidir!

'Ben Pagford'luyum' derdi Howard, yazın gelen turistlere; 'doğma büyüme buralıyım'. Bunu öylesine söylermiş gibi görünse de, aslında övünüyordu. Pagford'da doğmuştu, orada ölecekti ve gitme hayali kurmamıştı hiç, manzara değişikliği de istememişti, çünkü etraftaki orman ile nehrin mevsimsel dönüşümlerini seyretmek ona yetiyordu; Meydan'ın baharda çiçek gibi açmasını, Noel'deyse ışıl ışıl olmasını seyretmek yetiyordu ona.  Barry Fairbrother bütün bunları biliyordu; hatta dile getirmişti de. Kilise salonunda, masanın karşısından gülmüştü. 'Biliyor musun Howard, bana göre sen Pagford'sun. İstifini hiç bozmayan Howard, 'Bunu hangi niyetle söylemiş olursan ol, iltifat kabul edeceğim Barry' demişti.

Howard'ın kocaman bir cüssesi, cüssesinden de büyük bir egosu vardır. Barry'nin baş muhalifidir. Barry, Fields'a ne kadar bağlıysa, Howard da Fields'den o kadar nefret etmektedir. Howard'a göre Fields, Pagford'un yüz karasıdır ve bir an önce ondan kurtulmak gerekmektedir!

İşte kitabın en önemli çatışma noktası da burada karşımıza çıkıyor. Howard ve müttefikleri Fields'ın, Yarvil'e iade edilmesini istemektedir, bu sayede kendi sınırları içinde bulunan bu sefil yerleşim yerinden sonsuza kadar kurtulabileceklerdir. Barry ve yandaşları ise Fields'ı kapı dışarı etmeye ve orada yaşayan insanları yüz üstü bırakmaya şiddetle karşı çıkmaktadır. Fakat Barry'nin ölümüyle, zaten sayıca az olan Fields yanlıları en önemli kalelerini kaybederler. Şimdi ortada bir 'boş koltuk' var. Peki o koltuğa kim oturacak?

Rowling, az mekanlı bol karakterli bir roman çıkarmış ortaya. Kitapta aslında bir ana kahraman yok, karakterlerin hepsi eşit derecede öneme sahip ve neredeyse hepsi ayrıntılı şekilde işlenmiş. Onları usturuplu ve özenli dış kabuklarıyla görmüyoruz sadece, kendilerinden bile gizlemeye çalıştıkları zayıflıklarına, kötülüklerine ve hatta sapkınlıklarına şahit oluyoruz.

Rehberlik öğretmeni Tessa, dış görünüşünden muzdarip bir kız öğrenciye yol göstermeye çalışır ve ona asıl önemli olan şeyin kişilik olduğundan bahseder. Peki gerçekten de aklından geçen bu mudur?


'Bir futbolcunun karısının son beş günde giydiği kıyafetleri sergileyen bir dizi fotoğrafların altyazılarını okudu. Kadının uzun ve ince bacaklarını incelerken, öyle bacaklara sahip olsa kendi hayatının kim bilir ne kadar farklı olacağını düşündü. Neredeyse tamamen farklı olurdu diye düşünmeden edemiyordu ister istemez. Tessa'nın bacakları kalın, biçimsiz ve kısaydı, onları çizmelerle gizlemek istiyordu sürekli, ama çoğunlukla fermuarlarını baldırlarından yukarıya çekemiyordu. Rehberlik odasına gelen küçük, gürbüz bir kıza dış görünüşün önemli olmadığını, kişiliğin çok daha önemli olduğunu söylediğini anımsadı. Çocuklara ne saçma şeyler söylüyoruz diye düşündü, dergisinin sayfalarını çevirirken.'

Peki bir annenin çocuğunu sevmemesi mümkün müdür? Kızı Patricia'nın lezbiyen olduğunu öğrendiği günden beri Shirley -mış gibi yapmak için elinden geleni yapar; severmiş gibi, özlermiş gibi.

'Kendi çocuğundan hoşlanmamak diye bir şey olmazdı. İnsan istediği gibi olmasalar da çocuklarını sevmeliydi; akrabalık bağı olmasa sokakta yanından bile geçmek istemeyeceğiniz tipler de olsalar sevmeliydi.'

Bu kitapta, öğrencilerine uygunsuz cinsel davranışlarda bulunmakla suçlanmaktan ölesiye korkan hasta bir müdür yardımcısının hezeyanları var.

'Anılar kadar, duyusal kadar gerçek gibi glen düşünceleri, vahşi ve iğrenç düşünceleri anımsıyordu: Genç bedenlerin arasından sıkış tıkış geçerken birini tutup sıktığını... Acı dolu çığlığı... Bir çocuğun yüzünün allak bullak olmasını... Sonrasında kaç kez kendisine sormuştu. Gerçekten yapmış mıydı? Hoşuna gitmiş miydi? Hatırlayamıyordu. Bildiği tek şey bunu düşünüp durduğuydu, gerçekleştiğini gördüğü ve hissettiğiydi. İncecik bir pamuklu bluzun altındaki yumuşacık et; tutmak, sıkmak, acı ve şok, taciz. Kaç kez olmuştu bu? Bilmiyordu. Suçlunun kendisi olduğunu çocuklardan kaçının bildiğini, aralarında bunu konuşup konuşmadıklarını, foyasının ne zaman meydana çıkacağını düşünerek saatler, saatler geçiyordu.'

Bu kitapta, 16 yaşındaki kızının sınıf arkadaşının dudaklarına yapışan 40 yaşlarında bir kadın var.

Bu kitapta, okulda aşağılanan, evde ise ya azarlanan ya da görmezden gelinen bir genç kız var; kendini keserek acısını akıtmaya çalışan, kendi kanıyla sakinleşen.

Bu kitapta taciz var, dayak var.

Aşağılanma, hor görülme var.

Bu kitapta hiç kimse sütten çıkma ak kaşık değil ve bu yüzden çok gerçek.

Rowling bize kendi elleriyle 'Yedi Ölümcül Günah Çorbası' hazırlamış; acı acı, boğazınız yana yana için.

Afiyet olsun.