2 Nisan 2013 Salı

Gerçekten de 'Aşk Artık Burada Oturmuyor' mu?*



Nazlı Eray'ın, 'Aşk Artık Burada Oturmuyor'u birbirine bağlı 17 hikayeden oluşuyor. Sonra da bu hikayeler birleşip ortaya bir roman çıkarıyor. Nazlı'nın romanını.

Aşk acısıyla paramparça olmuş kalbini tamir etmeye çalışan bir kadını izliyoruz kitap boyunca. Bu kadın çektiği acı yüzünden sürekli bir devinim halinde. Ağlıyor, gülüyor, kaçıyor, kovuluyor, hayal görüyor, gerçekliğe çakılıyor. Tek derdi kalbini yatıştırabilmek. Ama kırılan kalp kolay yatışmıyor. Nazlı'nın da gecesi gündüzüne, gerçeği düşüne karışıyor.

'Arif Yukarı... Necip Aşağı... Sevda Gece Dolaşır' adlı hikayesinde, Nazlı, gecenin bir yarısı sokakta var gücüyle koşan bir adam görür. Merak edip sorar:
'Birinden mi kaçıyorsunuz?'
Adam cevap verir.
'Sevgilimi terk ettim az önce. Dört yıldır beraber olduğum kadını terk ettim. Kaçıyorum... Ondan ve kendimden... Üç saattir durmaksızın koşuyorum... Artık beni yakalamasına, bulmasına olanak yok. Gecenin içine dalmış durumdayım. Bu üç saat boyunca aramızda yıllardır kararlaştırmış olduğumuz tüm kuralları kırdım, bir sınırı geçtim, anlıyor musunuz?'

Nazlı adama tekrar sorar. Kaçtığı kadın onu kovalar mı acaba?

'Yok, kovalamaz. Nasıl kovalasın. Bilmez ki nerede olduğumu. Ama ben kaçmalıyım, gücüm yettiğince kaçmalıyım. Yoksa geri dönebilirim. Bu işte zaman çok önemli. Ben dolu dolu dört yılın içinden fırlamış kaçıyorum. Kolay değil bu. Dört yıldır her gece içine girip yatmaya alıştığım yataktan, kenarı oyalı yastık kılıfından, tavandan sarkan yatak odası lambasının loş ışığından, kokusuna alıştığım kadının boynundan, sabah kahvaltılarındaki zeytin peynir tabaklarından, evdeki tüm aynaların içinden, fotoğraf albümlerinden, dolaplardan, televizyonun karşısındaki sedirden, o evin ezberlediğim yolundan, pencerelerinden görünen sokaklardan, salondaki solgun koltuklardan, el örgüsü yastık yüzlerinden, koridordaki yol keçelerinden, bir telefon defterinin içinden, bir deste anahtardan, banyo kapısının ardındaki kirli torbasının içinden, ne bileyim ben, daha böyle bir çok şeylerden kopmuş, kaçıyorum şu anda.'

Çok geçmez, Nazlı yine gençten bir adamın onlara doğru var gücüyle  koştuğunu  görür. Dayanamaz, yine sorar; sen de mi birinden kaçıyorsun?

'Ben mi?' der adam. 'Ben bir kadının peşinden koşuyorum. Onu yakalamaya çalışıyorum. Ellerimin arasından kayıp gidecek diye ödüm kopuyor. Elimde hediye paketi, geceden bu yana koşuyorum. Biraz daha gayret  edersem, sabaha kalmaz, onun yaşamına gireceğimi biliyorum.'

Kitapta en sevdiğim hikaye buydu sanırım. Yazar, 'koşmak' metaforundan yola çıkarak, aşkın basit ama çok açık bir tarifini yapmış kanımca. Bu biri kaçan, biri kovalayan iki adam aslında aynı kişi değil midir? Ötesini berisini düşünmeden koşa koşa girdiğimiz ilişkilerden, yine koşa koşa can havliyle kaçıyoruz. Aşk sanki kuyruğunu yutmuş bir yılan, sonsuz bir döngünün içinde yuvarlanıp duruyoruz. 

Kaç, kovala, kaç, kovala, kaç, kaç, kovala, kovala, kaç...

Nazli Eray


Nazlı Eray'ın tüm hikayeleri, birer büyülü gerçekçilik akımı örneği. Mesela 'Anıları Paylaşmak' hikayesi.

Bu hikayede, iki ayrı tepenin üzerindeki iki aşık, mal paylaşımı yapar gibi anılarını paylaşırlar.

'Ne oluyor böyle? Havada odalar, pastaneler uçuyor! Yoksa ben mi yanlış görüyorum?' diye sordum. Çingene başını salladı. 'Doğru söylüyorsun abla,' dedi. 'Gerçekten havada pastaneler, odalar uçuşuyor! Şu iki tepenin üstünde iki aşık var, kavga edip ayrılmışlar. Yani ilişkiyi bitirmişler senin anlayacağın. Şimdi anılarını paylaşıyorlar. Anladığım kadarıyla, kim neyi istemezse ötekine fırlatıp atıyor.' Bana bakarak ekledi.

Ayrılığın en zor yanı bu değil mi? Birlikte yaşananlar, biriken anılar, sevilen, sevdirilen kentler..

Biz bu görüntüye bakarken, öteki yandan Bodrum kalesi fırlatılmıştı, havada bir yay çizerek tepeye saplandı.'

Peki ya 'Pazartesi Gecesi Düşü' hikayesindeki 'Gidenler Geri Gelir' televizyonu?

'Bambaşka bir televizyon vardı içerideki odada. Üstünde 'Gidenler Geri Gelir' yazıyordu. Bu yazı beni heyecanlandırmış, bir yandan da perişan etmişti. Siyah beyaz bir televizyondu bu. Düğmeleriyle biraz oynayınca, hiç bilmediğimiz değişik kanallardan görüntüler veriyor, sanki değişik bir fotoğraf albümü işlevini görüyordu. Bir gün, bu değişik televizyonun düğmeleriyle oynayıp seni ararken, ortaokuldaki sevgilim Edis'i karşımda bulmuştum!'

Özlediklerimizi, düşündüklerimizi, merak ettiklerimizi, yani geçmişimizi, böyle bir televizyon yardımıyla izleyebilseydik, acaba mutlu mu olurduk, yoksa kapanmış bir yarayı kaşımaktan öteye gidemez miydik?

Hücre Mühendisi Nizami Öney ve Nazlı'nın açtığı 'Mutluluk Kliniği'nden de bahsetmek lazım. Önce gazeteye verdikleri ilanı okuyalım.

'Gidenler geri geliyor!
Sevgili kadınlar. Eğer sevdiğiniz erkek kaçtıysa, sizi terk ettiyse üzülmeyin. Artık bunun bir çaresi var. Kaçak, en geç iki saat içinde elinize teslim edilir. Koynunuza girer. Aksi takdirde alınan ücreti geri veriyoruz. Ayrıntılı bilgi ve başvuru için telefonumuz aşağıdadır.'

Giden sevgilinizin tek bir saç telini Nizami Bey'e getirin, size 2 saat içinde yenisini yapsın! Ama şunu unutmayın, fiziksel olarak tamamen aynısı olsa da; belleği, hatıraları, geçmişi silinmiş olarak gelecek dünyaya yedek sevgiliniz.

Çıkan sonuçtan memnun kalmadınız mı? O zaman sizi 'Erkek İade Reyonu'na alalım. Mutluluk Kliniği iade kabul ediyor ama bir şartla, alınan ücret geri verilmez!

'Necati'yi iade etmek istiyorum. Defolu gibi... Mutsuzum, o da mutsuz. Eski birlikteliğimizi kuramadık. O eskiden çok sert bir erkekti; şimdi tam tersi. Eskiden hiç yüz vermezdi bana; sevgisinden hiçbir zaman emin olamamıştım. Şimdi ise çok üzerime düşüyor. Ben eskisine alışmışım. Bunaldım. O da mutsuz. Dediğim gibi, başka işler de iyi gitmiyor... Akşam oturduk, birlikte karar verdik ve işte buraya geldik.'

Nazlı Eray, düş ile gerçeğin harmanlandığı 143 sayfalık bir yolculuk sunuyor bu kitapta.

'Yaşlı bir meleğin romatizmalı kanatlarını çırparak sofraya yeni yıl pastası koyduğu' pek kitap yoktur kanımca.

Son Söz: Yaşlı meleğin hepimize bir mesajı var.

'Bulutlardan aşağı sarkmak yasak!'

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder