21 Nisan 2013 Pazar

Ayşe Kulin'in 'Sessiz Öyküler'i*


'Ben yazarlık serüvenime öykü yazarak başladım. Öykü yazarlığını çok sevdim. Ama sonradan yazmış olduğum romanlarımın sesi, öykülere oranla o kadar güçlü çıktı ki, öykülerim adete sessizleşip sindiler.'

Ayşe Kulin söze böyle başlıyor ve bize 23 tane sessiz öykü sunuyor. Bu öyküler daha önce, Güneşe Dön Yüzünü, Foto Sabah Resimleri ve Geniş Zamanlar adlı kitaplarda yayınlanmış fakat gün gelmiş, bu mütevazi yazılar silsilesi yazarın romanlarının gölgesinde kalmış, Kulin'de bu hikayeleri tek bir kitapta toplayarak onları tekrar gün yüzüne çıkarmış. Bence iyi de olmuş; tek kitapta 23 hikaye, 23 başka dünya. Bu sayede hikayeler tekrar dillenmiş.

Ayşe Kulin'in en iyi işlediği konulardan biri konak hayatı. Bu kitapta da Taş Duvardır Benim Sevdam adlı hikaye bunun başarılı bir örneği. Konağın efendileri ile varlık sebebi onlara hizmet etmek olan Gülbeyaz'ın kısa ama çarpıcı öyküsü.

'Dünyaya horlanmak, itelenmek, yer silip süpürmek, bulaşık yıkamak, dayak yemek ve zevk aldığından utanmak için gelmiş bile olsa, bir insandı o. Kısa boylu, kara ve kusurlu da olsa bir kadındı.'

Yazarın kalemine aşina olanları şaşırtabilecek hikayeler de mevcut kitapta. Mesela, konusunu 90'larda yaşanan kupon çılgınlığından alan Sadece 1457 Kupona. Hikayenin ana karakteri Semiha, gazetelerden kupon kesme işine yıllar önce başlamıştır. İlk ganimetleri, 72 kupona sahip olduğu mavi taşlı küpelerdir. Sonra kuponla bardak alır, çanak alır, bulaşık makinesi, çamaşır makinesi alır, hatta uzun uğraşlar sonucu kuponla ev sahibi bile olur. Ama gazetelerin vaatleri bitmez. Semiha'nın son hedefi, 1457 kupona sahip olacağı 'Güçlü Erkek'tir!

'Derken, Yeni Arayış gazetesi karşı atağa geçti. Bu gazete 1457 kupona 30 yaşını geçmemiş, boyu 1.59 cm'in altında olmayan, sağlıklı ve cinsel gücü garanti belgeli erkekler dağıtacaktı. Semiha, biriktirmekte olduğu elbise askıları ve makyaj malzemeleri kuponlarını gözden çıkarıp gazetesini değiştirdi ve Yeni Arayışlar almaya başladı.'

Mastektomi adlı hikayede, büyük göğüslü olmaktan hayatı boyunca yakınmış bir kadının kanserle imtihanını izliyoruz. Utanç sebebi olarak gördüğü göğüslerinden birini kaybetme ihtimali, kadınlığını kaybetme ihtimali gibi gelir kahramana.

'Yaşlar gözümden sel gibi boşanıyordu. Mememi istiyordum. Mememi seviyordum. Vazgeçtim onu beğenmemekten. Dümdüz göğüslü kadınlara gıpta ettiğim için çok çok çok pişmanım Allahım. Memelerimin beni rezil ettiği durumların hepsini affetmeye hazırım. Varsın bluzlarımın düğmesi en olmadık yerlerde kopuversin. Eğildiğimde ben fark etmeden mayomun dışına fırlasınlar. Yalvarırım bağışla mememi bana Tanrım...'

Yazar, kitaptaki bazı hikayeleri otobiyografik detaylarla süslemiş. Örneğin Mastektomi hikayesinde, kahramanın doğumdan sonra doktor tavsiyesiyle çocuğunu emzirmeme kararı alması ve ilaçlarla sütünün kesilmesi, Ayşe Kulin'in yakın zamanda yazdığı Hayat adlı otobiyografik kitabında bizzat kendi hatırası olarak yer almaktadır.

Bir Cenaze Töreni adlı hikayede yer alan Melo Hanım karakteri, Kulin'in otobiyografik romanında sıklıkla bahsettiği eski kayınvalidesinin bir tezahürüdür.

Bunun yanı sıra, Bozkırda Susuz Büyür Çiçek öyküsündeki Mühendis Nuri de, Ayşe Kulin'in en kıymetlisinin, babasının ta kendisidir. Dağ, tepe, köy, kasaba demeden gezen, hepsini birer birer ışığa kavuşturan mühendis babası satırlarda vücut bulur.

Ayşe Kulin, hayattan yola çıkıyor ve hayal gücüyle harmanladığı 23 hikaye sunuyor bize bu kitapta. Fakat nasıl ki 5 parmağın 5'i bir olmuyorsa, 23 hikayenin 23'ü de bir olmuyor. İyiler var, çok iyiler var, bir de onların yanında biraz boynu bükük kalanlar.

Son söz, Son Zamanlar'dan gelsin. 3. hikaye, 65. sayfa.

'-Dede, bu kızlar örtünmeyerek günaha giriyorlar.
Gözlerini kısıp torununa baktı ihtiyar. 
-Beni de günaha sokuyorlar.
Bak evlat, dedi ihtiyar. Şu bahçede vişne toplayan kızların hepsi senin bacılarındır. Dayı kızların, emmi kızların. Onlarla birlikte büyüdün sen, beşikleriniz yan yana kuruldu avlularda. Gönlünü ferah tutamıyorsan onlara karşı, hepsini kara çarşafa soksam da sen yine günaha girersin. Günah onların saçlarında değil, senin yüreğindedir.'


13 Nisan 2013 Cumartesi

Mine Söğüt'den Beş Sevim Apartmanı ve Cinler ve Periler ve Rüyalar*



Deliliğin sınırlarında gezinmiyor bu roman, aksine tam ortasında cirit atıyor.

'Pencerelerin öyküleri yaşamın tüm sırlarını içinde saklar.'

Kitap bu cümleyle başlıyor ve 127 sayfa boyunca iddiasından bir an bile uzaklaşmıyor. Beş Sevim Apartmanı ve bu apartmanın beş penceresinin kendine özgü birer sırrı var, sırayla bir bir izliyoruz hepsini. Bir de bodrum katı var ki, orada bambaşka bir hikaye yaşanıyor.

Önce, Beş Sevim Apartmanı'nın, apartman olmadan önceki haline şahit oluyoruz. Yıllar öncesine, Cihangir'deki Pürtelaş Sokağı'na, 17 numaralı ahşap eve gidiyoruz.

'Yıllar önce İstanbul'un Cihangir semtinin yokuşlarla, merdivenlerle haşır neşir sokaklarında yerini henüz betonarme binalara kaptırmamış solgun, sessiz ahşap evler vardı. Çoğu yıkılmaya yüz tutan, aralıklı ahşaplarının içinden sert Boğaz rüzgarlarının uğultusu hiç eksilmeyen bu evlerden biri de Pürtelaş Sokağı'ndaki 17 numaralı ahşap evdi. Yüz yaşını aşkın bir zamandır ayakta kalan, başından geçen üç yangına rağmen yıkılmayan bu 17 numaralı ahşap evde Beş Sevim Huriye diye tanınan yaşlı bir kadın yaşardı.'

Henüz ahşap ev yıkılmamış, henüz yıkılan ahşap evin yerine apartman yapılmamış ve henüz o apartmana Beş Sevim Huriye Hanım'ın ismi verilmemiş. Sahi neden apartmana onun adını vermişlerdi ki? 

'O ılık haziran gecesi, uykusu yıllardır ilk kez erkenden geldi. Ve  o ılık haziran gecesi, uykusunda ilk kez cinli perili rüyalar gördü.'

Bu andan sonra da, ne o ılık ve uğursuz haziran geceleri ne de cinler periler romandan eksik olmadı.

Beş Sevim Huriye Hanım'dan yıllar sonra, ahşap evin yerine yapılan apartmana Doktor Samimi adında bir adam taşındı. Bodrum katına kendi yerleşti, diğer beş kata da akıl hastanesinden türlü katakulliyle çıkardığı beş kişiyi yerleştirdi. Doktor Samimi dahil hepsinin çok önemli bir sırrı vardı. Hepsi cinli periliydi. Ama Doktor Samimi'nin diğerlerinden ayrıldığı çok önemli bir nokta vardı, Samimi Bey cinleriyle perilerine savaş açmıştı. Çocukluğunda kendisine büyülü bir dünya sunan, ama sonra hayatı zehir eden bu gizemli yaratıklardan kurtulmanın bir yolunu bulmak istiyordu. Onu içten içe zehirleyip, yavaş yavaş yok etseler bile...

İşte beş dairesine, beş tane cinli periliyi yerleştirdiği bu apartmanda durmadan çalışır Doktor Samimi Bey. Beş ayrı vaka vardır önünde, beş ayrı hikaye... Oğuz, Yeşim, Yusuf, Elif ve Melike'nin hikayeleri. Karakterlerin önce cinperili hikayelerini, sonra gerçek hikayelerini dinleriz kitap boyunca. Ah o cinperiler nasıl da bulandırmıştır suları.

Karakterlerin hepsi büyük çocukluk travmaları yaşamış ve taa o dönemden kendilerine yeni bir dünya yaratmıştır. Cinperiler de bu dünyanın kadim dostları olmuştur. Sıklıkla da düşmanı. 

Kitapta, hikayelerin içine yedirilmiş bolca rüya tabiri de var. Tabi bunlar bizim bildiğimiz tabirlerden değil. Bunlar cinli perili tabirler, karanlık tabirler, hikayeleri mühürleyip karakterleri içine hapseden tabirler.

'Rüyada kurdele görmek ölüme işarettir. Rüyasında kurdele gören kimsenin yakınlarından biri ölür. Ölür. Ölür. Ölür...'

'Rüyada cinayet görmek, gören kimsenin kendine olan güveninin artacağı anlamına gelir... Rüyasında cinayet işlediğini gören kimsenin gözü, artık kuzgundan da karadır.'

'Rüyada cüce görmek, o kimsenin hayallerinin alt üst olacağı anlamına gelir. Rüyasında cüce görenin, korku damarından ince ince bir acı sızar. Etrafı gama eleme bular...'

Mine Söğüt, son zamanlarda okuduğum en etkileyici satırlara imza atmış. Daha önce de söylediğim gibi, bu roman deliliğin sınırlarında gezinmiyor, tam ortasında cirit atıyor. Öylesine özgün, öylesine karanlık ve her bir satırı öylesine leziz ki, mutlaka okunmalı.

Not: İki sene Cihangir'de, Pürtelaş Sokağı'nda yaşadım, Doktor Samimi ve çetesiyle komşu sayılırım.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Jodie Meadows'dan Ölümsüz Ruhlara ve Ruhsuzlara Dair*



‘Binlerce yıldır, Sur’da milyonlarca ruh yeniden, yeniden dünyaya geldi, her bir yeni yaşamda da geçmiş yaşamlarındaki anılarını ve deneyimlerini beraberinde getirdi. Ana ise bir yeniruh; yani Ana doğduğunda bir başka yeni ruh yok oldu. Kimse bunun sebebini bilmiyoru ve bu, bir felaketin habercisi olabilir.’

Li hamile kaldığında, herkes bir kaç yıl önce ölen Ciana’nın geri gelmesini bekliyordu. Ama doğumla birlikte daha önce hiç karşılaşılmayan bir duruma şahit olundu. Li, daha önce defalarca ölmüş ve defalarca doğmuş Ciana’yı değil, kimsenin tanımadığı yepyeni bir insanı, yepyeni bir ruhu doğurmuştu. Bu Ana’ydı.

Ana, uzunca bir süre kendini Ciana olduğuna inandırmaya çalıştı. O an için hiçbir şey hatırlamıyor olabilirdi ama anılar bir şekilde geri gelecekti, geçmiş yaşamlarını hatırlayabilecekti. Ama olmadı, o Ciana değildi; o tekti, bir yeniruhtu. Ya da annesinin deyimiyle bir ‘Ruhsuz’.

Ana, 18 yaşına kadar annesi Li ile birlikte Mor Gül Kulübesi’nde yaşar. Li, ruhsuz olduğuna inandığı kızını Kalp’den, yani şehirlerinden uzaklaştırmış, bu kulübeye getirmiş ve başka bir ruhun ölümüne sebep olduğuna inandığı için ona hiçbir zaman sevgi göstermemiştir. Ana, annesi için zararlı, uzak durulması gereken, hastalık gibi bir şeydir. Onun sevilmemesi gerektiği gibi, sevmeye de hakkı yoktur.

18. doğumgününde Ana kulübeden ayrılmaya karar verir. Amacı, Kalp’e gitmek , kaynaklardan yararlanmak ve varoluşuyla ilgili bilmeceyi çözmektir. O nasıl bu şekilde dünyaya gelmiştir? Ciana'ya ne olmuştur?

Kalp yolunda Sam ile karşılaşır. 18 yaşlarında görünen ama aslında 5000 yaşında olan bu çocuk, Ana’ya diğerlerinden farklı bir gözle bakar. Ona, ilk defa doğmasının ruhsuz olduğu anlamına gelmediğini söyler. Elbette ki onun da bir ruhu vardır, sadece diğerlerine göre biraz daha yenidir (5000 yıl kadar), o kadar.

Kitapta fiziksel tasvirlerden olabildiğince kaçınılmış. Satır aralarınıa serpiştirilen bilgilerden, ana karakter olan Ana’nın ufak tefek, kestane rengi saçlı, çilli bir kız olduğu  sonucunu çıkarabiliyoruz sadece. Ama bunun yanında, ayrıntılı olarak üzerinde durulan kişilik çözümlemeleri sayesinde, karakterin iç dünyasına birebir şahit olabiliyoruz.

Yazar, 5000 yıllık ruhları oldukça ilgi çekici bir şekilde aktarmış okuyucuya. Var olan 1 milyon civarındaki ruh, öldükten sonra en az 1, en çok 10 yıl içinde yeni bir bedende tekrar dünyaya gelmektedir.  Bir ruhun önceki hayatında iri yarı, sakallı bir adam olması, yeni hayatında ufak tefek, narin bir kadın olamayacağı anlamına gelmemektedir. Kalp’in varolan tüm ruhları, sırası gelince hem erkek hem de kadın olarak bir çok kere dünyaya gelmiş, ölümün türlü çeşidini tatmıştır. Görüntüleri her seferinde değişmiş ama deneyimleri zihinlerinden asla silinmemiştir.

‘Bir süre albümün sayfalarını karıştırdıktan sonra, kollarını birbirlerinin omuzlarına atmış, kırklarının başındaki iki adamın renkli bir fotoğrafını gösterdi. İkisi de fotoğraf makinesine gülümseyen adamlardan biri, diğerine göre daha cüsseliydi ve eli şapkasının siperindeydi. Diğer adamın yüzünde, ağzının bir ucunun yukarı kalkmasına neden olmuş sinsi bir gülümseme vardı. Çekici değildi aslında. Kötü bir cildi ve seyrelmiş saçları olsa da, gülümsemesi ve etrafına yaydığı enerji- ‘Bu sensin,’ dedim, o adamı göstererek.
Sam-genç, yakışıklı bir adam- göz ucuyla bana baktı. ‘Emin misin?’
‘Kesinlikle.’
Tek bir kere başını salladı. ‘Diğeri de Stef. Bu fotoğraf çekildikten bir hafta sonra bir kazada ölmüştü.’ Fotoğrafta görünen Sam’in, yanımda oturan Sam’le aynı adam olduğuna inanmak ne denli güç olsa da, bu sabah tanışmış olduğum kadının, fotoğraftaki diğer adam olduğuna inanmak çok daha güçtü.
Sam,  müzik yapan iki adamla bir kadının fotoğrafını gösterdi. Adamlardan biri piyano başında olduğundan ilk içgüdüm onun Sam olduğunu söylemek olacaktı ki, bana çok doğruymuş gibi gelmedi. Tanıdık bir şeyler bulmak için fotoğraftaki insanları daha yakından inceledim.
Piyanodaki adam kesinlikle Sam değildi. Piyanonun başında oturuşuyla iiligli bir şeydi bu. O ana dek Sam’in yalnızca bir kaç kez çaldığını görmüştüm ama onun asla piyanoyu sahiplenmediğini anlamama yetmişti bu. Sam, piyanosunu okşuyordu. Diğer adamın elinde bir flüt vardı ama çalmıyordu, bu nedenle yüzündeki ifadeyi çözmek kolaydı. Bu bildiğim Sam ifadelerinden değildi. Çok fazla... çok fazla başkasıydı.
Kemanlı kadına baktım.
Uzun boylu, yumuşak, kıvrımlı hatlara sahip bu kadın kemanını çalarken yüzünde arzulu bir ifade taşıyordu. Rahat duruşunda ve piyano ya da piyanoyu çalan adama-hangisine baktığını kestirememiştim- bir şey vardı. Fotoğraftaki kadının yüzüne dokundum.
‘Buldum seni’

Ruhsuz, 3 kitaplık bir serinin ilk halkası olduğu için olaylar bu kitapta tam olarak açıklığa kavuşmuyor. Yeni sorular, dolayısıyla da verilmesi gereken yeni cevaplar var. İkinci kitap Asunder’e kadar beklemedeyiz.

2 Nisan 2013 Salı

Gerçekten de 'Aşk Artık Burada Oturmuyor' mu?*



Nazlı Eray'ın, 'Aşk Artık Burada Oturmuyor'u birbirine bağlı 17 hikayeden oluşuyor. Sonra da bu hikayeler birleşip ortaya bir roman çıkarıyor. Nazlı'nın romanını.

Aşk acısıyla paramparça olmuş kalbini tamir etmeye çalışan bir kadını izliyoruz kitap boyunca. Bu kadın çektiği acı yüzünden sürekli bir devinim halinde. Ağlıyor, gülüyor, kaçıyor, kovuluyor, hayal görüyor, gerçekliğe çakılıyor. Tek derdi kalbini yatıştırabilmek. Ama kırılan kalp kolay yatışmıyor. Nazlı'nın da gecesi gündüzüne, gerçeği düşüne karışıyor.

'Arif Yukarı... Necip Aşağı... Sevda Gece Dolaşır' adlı hikayesinde, Nazlı, gecenin bir yarısı sokakta var gücüyle koşan bir adam görür. Merak edip sorar:
'Birinden mi kaçıyorsunuz?'
Adam cevap verir.
'Sevgilimi terk ettim az önce. Dört yıldır beraber olduğum kadını terk ettim. Kaçıyorum... Ondan ve kendimden... Üç saattir durmaksızın koşuyorum... Artık beni yakalamasına, bulmasına olanak yok. Gecenin içine dalmış durumdayım. Bu üç saat boyunca aramızda yıllardır kararlaştırmış olduğumuz tüm kuralları kırdım, bir sınırı geçtim, anlıyor musunuz?'

Nazlı adama tekrar sorar. Kaçtığı kadın onu kovalar mı acaba?

'Yok, kovalamaz. Nasıl kovalasın. Bilmez ki nerede olduğumu. Ama ben kaçmalıyım, gücüm yettiğince kaçmalıyım. Yoksa geri dönebilirim. Bu işte zaman çok önemli. Ben dolu dolu dört yılın içinden fırlamış kaçıyorum. Kolay değil bu. Dört yıldır her gece içine girip yatmaya alıştığım yataktan, kenarı oyalı yastık kılıfından, tavandan sarkan yatak odası lambasının loş ışığından, kokusuna alıştığım kadının boynundan, sabah kahvaltılarındaki zeytin peynir tabaklarından, evdeki tüm aynaların içinden, fotoğraf albümlerinden, dolaplardan, televizyonun karşısındaki sedirden, o evin ezberlediğim yolundan, pencerelerinden görünen sokaklardan, salondaki solgun koltuklardan, el örgüsü yastık yüzlerinden, koridordaki yol keçelerinden, bir telefon defterinin içinden, bir deste anahtardan, banyo kapısının ardındaki kirli torbasının içinden, ne bileyim ben, daha böyle bir çok şeylerden kopmuş, kaçıyorum şu anda.'

Çok geçmez, Nazlı yine gençten bir adamın onlara doğru var gücüyle  koştuğunu  görür. Dayanamaz, yine sorar; sen de mi birinden kaçıyorsun?

'Ben mi?' der adam. 'Ben bir kadının peşinden koşuyorum. Onu yakalamaya çalışıyorum. Ellerimin arasından kayıp gidecek diye ödüm kopuyor. Elimde hediye paketi, geceden bu yana koşuyorum. Biraz daha gayret  edersem, sabaha kalmaz, onun yaşamına gireceğimi biliyorum.'

Kitapta en sevdiğim hikaye buydu sanırım. Yazar, 'koşmak' metaforundan yola çıkarak, aşkın basit ama çok açık bir tarifini yapmış kanımca. Bu biri kaçan, biri kovalayan iki adam aslında aynı kişi değil midir? Ötesini berisini düşünmeden koşa koşa girdiğimiz ilişkilerden, yine koşa koşa can havliyle kaçıyoruz. Aşk sanki kuyruğunu yutmuş bir yılan, sonsuz bir döngünün içinde yuvarlanıp duruyoruz. 

Kaç, kovala, kaç, kovala, kaç, kaç, kovala, kovala, kaç...

Nazli Eray


Nazlı Eray'ın tüm hikayeleri, birer büyülü gerçekçilik akımı örneği. Mesela 'Anıları Paylaşmak' hikayesi.

Bu hikayede, iki ayrı tepenin üzerindeki iki aşık, mal paylaşımı yapar gibi anılarını paylaşırlar.

'Ne oluyor böyle? Havada odalar, pastaneler uçuyor! Yoksa ben mi yanlış görüyorum?' diye sordum. Çingene başını salladı. 'Doğru söylüyorsun abla,' dedi. 'Gerçekten havada pastaneler, odalar uçuşuyor! Şu iki tepenin üstünde iki aşık var, kavga edip ayrılmışlar. Yani ilişkiyi bitirmişler senin anlayacağın. Şimdi anılarını paylaşıyorlar. Anladığım kadarıyla, kim neyi istemezse ötekine fırlatıp atıyor.' Bana bakarak ekledi.

Ayrılığın en zor yanı bu değil mi? Birlikte yaşananlar, biriken anılar, sevilen, sevdirilen kentler..

Biz bu görüntüye bakarken, öteki yandan Bodrum kalesi fırlatılmıştı, havada bir yay çizerek tepeye saplandı.'

Peki ya 'Pazartesi Gecesi Düşü' hikayesindeki 'Gidenler Geri Gelir' televizyonu?

'Bambaşka bir televizyon vardı içerideki odada. Üstünde 'Gidenler Geri Gelir' yazıyordu. Bu yazı beni heyecanlandırmış, bir yandan da perişan etmişti. Siyah beyaz bir televizyondu bu. Düğmeleriyle biraz oynayınca, hiç bilmediğimiz değişik kanallardan görüntüler veriyor, sanki değişik bir fotoğraf albümü işlevini görüyordu. Bir gün, bu değişik televizyonun düğmeleriyle oynayıp seni ararken, ortaokuldaki sevgilim Edis'i karşımda bulmuştum!'

Özlediklerimizi, düşündüklerimizi, merak ettiklerimizi, yani geçmişimizi, böyle bir televizyon yardımıyla izleyebilseydik, acaba mutlu mu olurduk, yoksa kapanmış bir yarayı kaşımaktan öteye gidemez miydik?

Hücre Mühendisi Nizami Öney ve Nazlı'nın açtığı 'Mutluluk Kliniği'nden de bahsetmek lazım. Önce gazeteye verdikleri ilanı okuyalım.

'Gidenler geri geliyor!
Sevgili kadınlar. Eğer sevdiğiniz erkek kaçtıysa, sizi terk ettiyse üzülmeyin. Artık bunun bir çaresi var. Kaçak, en geç iki saat içinde elinize teslim edilir. Koynunuza girer. Aksi takdirde alınan ücreti geri veriyoruz. Ayrıntılı bilgi ve başvuru için telefonumuz aşağıdadır.'

Giden sevgilinizin tek bir saç telini Nizami Bey'e getirin, size 2 saat içinde yenisini yapsın! Ama şunu unutmayın, fiziksel olarak tamamen aynısı olsa da; belleği, hatıraları, geçmişi silinmiş olarak gelecek dünyaya yedek sevgiliniz.

Çıkan sonuçtan memnun kalmadınız mı? O zaman sizi 'Erkek İade Reyonu'na alalım. Mutluluk Kliniği iade kabul ediyor ama bir şartla, alınan ücret geri verilmez!

'Necati'yi iade etmek istiyorum. Defolu gibi... Mutsuzum, o da mutsuz. Eski birlikteliğimizi kuramadık. O eskiden çok sert bir erkekti; şimdi tam tersi. Eskiden hiç yüz vermezdi bana; sevgisinden hiçbir zaman emin olamamıştım. Şimdi ise çok üzerime düşüyor. Ben eskisine alışmışım. Bunaldım. O da mutsuz. Dediğim gibi, başka işler de iyi gitmiyor... Akşam oturduk, birlikte karar verdik ve işte buraya geldik.'

Nazlı Eray, düş ile gerçeğin harmanlandığı 143 sayfalık bir yolculuk sunuyor bu kitapta.

'Yaşlı bir meleğin romatizmalı kanatlarını çırparak sofraya yeni yıl pastası koyduğu' pek kitap yoktur kanımca.

Son Söz: Yaşlı meleğin hepimize bir mesajı var.

'Bulutlardan aşağı sarkmak yasak!'