22 Mart 2013 Cuma

Ece Temelkuran'dan Bir Çöl Güzellemesi: Düğümlere Üfleyen Kadınlar*


'Yerküre ne ki, bizim hikayemize nispetle bir pamuk topu!'


Çok katmanlı kitapları okumak zordur, hakkında bir şeyler karalamak daha da zordur. Düğümlere Üfleyen Kadınlar işte böyle bir kitap. Sayfalar sanki birer matruşka. Okuyorum, okuduğum sayfanın içinden başka bir sayfa çıkıyor. Ama işin güzelliği de burada aslında. "Bak bu  var!", "Bu da var!", "Peki bunu gördün mü?" diye diye sürekli dikkatini bir yerlere çekiyor.  Kitap  böyle konuşurken, onu görmezden gelmek ne mümkün? Bu yüzden hem onu okudum, hem de onun işaret ettiklerini. 

Bu bir yol hikayesi. 

Yol hikayelerini severim. Hatta bırak herhangi bir hikaye içermesini “yol” düşüncesini bile tek başına severim. Çünkü yola çıktıysan eğer, belli ki gitmeyi göze alabilmişsin ve önünde bir bilinmeyen uzanıyor. Bundan daha özgürleştirici bir düşünce olduğunu sanmıyorum. Sanki hiçliğin özgürlüğü. 

Kitapta bu hiçlik duygusu şöyle betimlenmiş:

Çölde güneş uzun uzun batıyor. Arabadaki herkesin yüzü kızıl. Çöl mor. Yeterince kalırsan orada hiç olursun, böyle diyor çöl, tane tane hiçbir şey söylüyor. Yok gibi hafifliyor insan. Anlatılacak hiçbir şey kalmıyor. Sözcüklerden temizliyor insanı, öyle güzel. Gönül rahatlığıyla ölebilirsin burada. Bu yüzden gönül rahatlığıyla yaşayabilirsin.

Kalabalıklar içinde boğulduktan sonra, ancak böyle büyük bir boşluğun içine girince hem kendimizin hem de önemsizliğimizin farkına varabiliyoruz belki de. En nihayetinde minik birer noktayız.

Hikayemiz Tunus’da, bir otelin terasında 3 kadının tanışması ile  başlar. Maryam, Amira ve anlatıcı da olan Türk gazeteci. 

Maryam, 36 yaşında Mısırlı bir akademisyen. Kahire’den gelmiş. 
Tahrir’den. Devrimden.  


Maryam kitaptaki en sevdiğim karakterdi diyebilirim. Hayattan tokat yiye yiye kalbi kabuk bağlamış bir kadın o.  Zırhını giymiş dolaşıyor etrafta. O anlatsın kendini:

"Ben ciddiye aldım biliyor musun? Bedenini örteceksin dediklerinde, içimin içini örttüm. İnanacaksın dediklerinde, hücrelerimin endoplazmik retikulumuna kadar inandım. Devrim yapıyoruz dediler, gece gündüz Tahrir'de yattım, kayboldum, yok oldum, bir oldum..."

Amira, Tunuslu bir kadın. Hem dansçı hem aktivist.  Hem dansetmiş hem devrim yapmış. Bu ikisinin bir arada olabileceğine ölür de razı gelmez insanlar tarafından da durmadan horlanmış. Ama Amira’nın tavrı net:

Dans edemeyeceksem devrimi ne yapayım ben!

Ve bizim Türk gazeteci.  Turistik gezi değil onunki, modern zaman sürgününde. Anahtar kelimeler, düşünce, suç ve iktidar.

Ve hikayenin ağır topu, assolisti Madam Lilla (ya da bulunduğu yere göre Esma, Samira, Thirina). Feleğin çemberinden geçmiş, düşmüş bir daha geçmiş, sonra feleği de beraberinde geçirmiş kudretli Madam Lilla. Hiç kimselere benzemeyen Madam Lilla.

Saniyelerin hakkını veren bir salon kadını sabrıyla duruyor. Hareketleri yavaş gibi görünüyor, ama daha ziyade biz yaştakilerin boşlukları doldurmak için fazladan yaptığı hareketlerden kaçınıyor. Sabırla sadeleştirilmiş bir şiir gibi.

İşte bu  4 kadının yolculuğunu okuruz 400 küsür sayfa boyunca. 

"Ölüme çok yakın bir kadının çok uzaktaki sevdiği adamı bulmak için çıktığı yolculuktayız" der anlatıcı.

Acılarını, aşklarını, ülkelerini, sevinçlerini bazen göz yaşlarıyla, bazen de tutamadıkları kahkahalarla anlatırlar bize. Ama unutmamak gerekir ki, Ortadoğulu insanlar, kahkahalarını kötülük alameti olarak görmeye meyillidirler.  

Duyulmasın diye kısıldıkça çıldırdı kahkahalar. İşte o anda duyduk çığlığı. Her mutlu anın bir cezası olduğuna içten içe inanan bütün Ortadoğulular gibi hiç şaşırmadık ve hemen suçlu hissettik.

Madam Lilla, yolculuk boyunca bu 3 kadına nefeslerini üflemeyi öğretmeye çalışıyor. Kitabın adı da buradan geliyor zaten. 

Felak suresi... Neffasati fil'l-u'gad... Sure, 'Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden sakının' diye buyurur. Büyücü kadınların şerrinden sakının... Allah biliyor yapabileceklerimizi. İyiyi de kötüyü de. Ama biz unuttuk sadece.

Madam Lilla, onlara işte bunu hatırlatmaya çalışıyor. 

"Anlayacaksınız ki hayat sizin nefesinizde. Başka hiçbir yerde, hiçbir şeyde değil. Hayatı siz kuracaksınız. Nefesinizi üfleyeceksiniz... Hayat... Nefesinizin yettiği kadar" diye devam ediyor Madam Lilla.

Kitabı sadece kurgusal bir roman olarak değerlendirmemek lazım çünkü fonda Ortadoğu ve Arap baharı var. Tunus’un Yasemin devriminden (Yasemin devrimi dediğimizi Maryam ve Amira duymasın!) ve odak noktası Tahrir Meydanı  olan Mısır devriminden yola çıkılarak anlatılmış bütün öykü. 

Bu arada, hikayeye Ortadoğu kültürüyle ilgili bir çok bilgi serpiştirilmiş. Mesela Tuaregler. Böyle bir topluluğun var olduğundan dahi haberim yoktu. Kitapta şöyle geçiyordu:

Adam Tuareg. Tuaregler, 'Mavi İnsanlar' olarak da bilinirler. Afrika'nın en büyük göçer halkıdır. Sadece erkekleri örtünür. Onlar da koyu mavi bir kumaş örterler, ağızlarını yüzlerini kapatırlar. O kumaş bir süre sonra kalıcı bir mavilik bırakır yüzde. O yüzden mavi adamlar denir onlara.

Küçük bir araştırma sonucu şu bilgilere ulaştım.

Tuaregler, Burkina Faso, Cezayir, Libya, Mali ve Nijer arasında geniş bir alanda yaşayan ve Berberi dillerinden birini konuşan halk. Sayıları yaklaşık 1,2 milyona ulaşan Tuaregler bağımsız bir siyasi örgütlenmeye de sahiptirler. Geleneksel Tuareg toplumu, soylular, din adamları, vasallar, zanaatçılar ve eskiden köle emekçilerinden oluşan katmanlara bölünmüştür.Tuaregler geleneksel olarak, kırmızıya boyanmış deri çadırlarda yaşarlar. Günümüde deri yerine naylon çadırlar da kullanılmaktadır. Güneyde beşik tonozlu keçe çadırlar yaygındır. Yetişkin erkekler kadınların, yabancıların ve evlilik yoluyla akraba oldukları kişilerin yanında mavi bir peçe takarlar; ama bu gelenekler kentleşmeyle birlikte kaybolmaya başlamıştır. Tuaregler arasında eski Libyalıların kullandıklarına benzer bir el yazısı (tifinag) varlığını korumaktadır.Tuareg toplumunda kadın baskı altında değildir ve kısıtlanmamıştır. Tek eşlilik yaygındır. Kadınlardan çok erkeklerde örtünmeye önem verilir.

İşte bu yüzden sindire sindire, kurcalaya kurcalaya okumak lazım bu kitabı.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum ki; kalem dediğimiz o minik ama kudretli nesne Ece Temelkuran’ın eline çok yakışıyor. Böyle halden anlayan bir yazarın kafası rahat olmalı, gönlünce yazabilmeli. Lütfen rahat bırakalım.

Birkaç leziz cümle daha.

  • Oysa ben hikayesini ilk kez anlatırken dikkate alınmayan insanların aniden ölebileceğinden korkarım.

  • Kesif bir sessizlik. Işığın bir sesi olmalı. Yoksa sivrisinekleri karanlıkta daha iyi duyuyor olamazdık. Işığın bir kütlesi olmalı. Yoksa karanlıkta daha geniş sevişiliyor olmazdı.

  • Gerçekten ayıldığımızda bir köy kahvesinde ekşi suratlarla kahve içip kruvasan kemiriyoduk. "Kolonyalizm ne acayip şey" diye düşünüyordum kruvasana bakıp bakıp. Çölün ortasında niye kruvasan yiyoruz ki biz? Bu insanların kendi ekmekleri vardı herhalde Fransız sömürgecilerden önce. Ekmeklerini nasıl unuttular? Ne zaman?

  • Amazirler, hatta siz ona Berberiler deyin, ki denmeli bana sorarsanız, bu dünyada barbar olmaktan daha asil bir şey var mı, topraklarını ve bağımsızlıklarını koruyabilselerdi... 

  • Gücünü yumuşak kalpli, sevilmek için hep daha fazlasını yapması gerektiğine inandırılmış kızlarda deneyecek erkeğin gülümsemesi. Kalbi hiç sıtma görmemiş Ortadoğulu erkek gülümsemesi.

  • Dido "Kartaca'ya bir şahin geldi" dedi. Ben gördüm, yabancı şahin değildi. Dido, "Ne güzel yüzlü bir yiğit" dedi. Biz gördük, alacakaranlıktı gülüşü. Dido "Yara izleriyle dolu yüzü. Hikayeleriyle geliyor bana" dedi. Müneccim kadınlar yara izlerini okudular, "Yenişememiş bir savaşçının hıncı bu" dediler. Dido "Soylu bir erkek geliyor" dedi. Gördüm, asalet hırkasını üzerine geçirmiş bir hayduttu. Dido "Ya aşkım ya ölümüm geliyor bu gemiyle. Tanrılar bu kez bana merhamet etmeli" dedi. Ölümden de kötüsünün geldiğini gördüm. Dido, elimi tuttu, bana baktı. "Yabancı beni sevecek mi?" dedi. Kartaca o gün düştü.

3 yorum:

  1. kitabı okurken sinirleniyorum ece ye bu "benim cümlem" diye oysa ünüversite yıllarında bir iki kez ÇHD de görmüşlügüm var.."azizim"...bu kadın sınırlandıgı gün degil kabul ettiği gün ölür.."bir kelebege" bu kadar yakın bakmanın anlamı da yok zaten..ece tutuklu degil mi? kim demiş son romanı ancak bir tutuklunun yazabilecegi ayrıntılar ve düşlemeyle yazılabilir... ece ye özgürlük!

    YanıtlaSil
  2. http://www.kitapsohbetcisi.com/2013/04/dugumlere-ufleyen-kadnlar.html

    YanıtlaSil
  3. sevmek teslim olmaktı, ben olmadım

    YanıtlaSil