26 Mart 2013 Salı

E. L. James'den Özgürlüğün Elli Tonu veya Pişmanlığın Binbir Tadı*



Serinin üçüncü ve son kitabı. E. L. James bu kitabında da sayfalar dolusu yazmış, yazmış da yazmış ama dişe dokunur tek bir sayfa yok. Hatta 3 koca kitabı toplasak, tek bir kitap edebileceğinden dahi şüpheliyim, öyle kötü. Seks ekseninde dönmeyen ve okuyucuya aksiyon unsuru olarak sunulan tek bir konu var,  o da 2. sınıf bir macera filminden hallice.

Hiç bir edebi değeri olmayan, edebi değeri olmasını bırak, zerre sürükleyiciliğe dahi sahip olmayan bu serinin  Türk okurlara tek bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Cinselliğini özgürce yaşayamayan, cinsellikle ilgili materyallere karşı derin bir utanç duyan ama içten içe merak etmekten de kendini alamayan Türk kadınlarına bu kitaplar sayesinde gün doğdu, bence çok da iyi oldu. Edebiyat kisvesi altında yazıldığı için, baştan aşağı seksle döşenmiş  olsa bile utanıp sıkılmadan okuyabiliyor kadınlar bu seriyi.  O yüzden okusunlar. Şu bastırıla bastırıla minnacık kalmış özgüvenleri biraz olsun yerine gelecekse durmasın, okusunlar. Edebiyat hak getire ama olsun, yine de okusunlar.

22 Mart 2013 Cuma

Ece Temelkuran'dan Bir Çöl Güzellemesi: Düğümlere Üfleyen Kadınlar*


'Yerküre ne ki, bizim hikayemize nispetle bir pamuk topu!'


Çok katmanlı kitapları okumak zordur, hakkında bir şeyler karalamak daha da zordur. Düğümlere Üfleyen Kadınlar işte böyle bir kitap. Sayfalar sanki birer matruşka. Okuyorum, okuduğum sayfanın içinden başka bir sayfa çıkıyor. Ama işin güzelliği de burada aslında. "Bak bu  var!", "Bu da var!", "Peki bunu gördün mü?" diye diye sürekli dikkatini bir yerlere çekiyor.  Kitap  böyle konuşurken, onu görmezden gelmek ne mümkün? Bu yüzden hem onu okudum, hem de onun işaret ettiklerini. 

Bu bir yol hikayesi. 

Yol hikayelerini severim. Hatta bırak herhangi bir hikaye içermesini “yol” düşüncesini bile tek başına severim. Çünkü yola çıktıysan eğer, belli ki gitmeyi göze alabilmişsin ve önünde bir bilinmeyen uzanıyor. Bundan daha özgürleştirici bir düşünce olduğunu sanmıyorum. Sanki hiçliğin özgürlüğü. 

Kitapta bu hiçlik duygusu şöyle betimlenmiş:

Çölde güneş uzun uzun batıyor. Arabadaki herkesin yüzü kızıl. Çöl mor. Yeterince kalırsan orada hiç olursun, böyle diyor çöl, tane tane hiçbir şey söylüyor. Yok gibi hafifliyor insan. Anlatılacak hiçbir şey kalmıyor. Sözcüklerden temizliyor insanı, öyle güzel. Gönül rahatlığıyla ölebilirsin burada. Bu yüzden gönül rahatlığıyla yaşayabilirsin.

Kalabalıklar içinde boğulduktan sonra, ancak böyle büyük bir boşluğun içine girince hem kendimizin hem de önemsizliğimizin farkına varabiliyoruz belki de. En nihayetinde minik birer noktayız.

Hikayemiz Tunus’da, bir otelin terasında 3 kadının tanışması ile  başlar. Maryam, Amira ve anlatıcı da olan Türk gazeteci. 

Maryam, 36 yaşında Mısırlı bir akademisyen. Kahire’den gelmiş. 
Tahrir’den. Devrimden.  


Maryam kitaptaki en sevdiğim karakterdi diyebilirim. Hayattan tokat yiye yiye kalbi kabuk bağlamış bir kadın o.  Zırhını giymiş dolaşıyor etrafta. O anlatsın kendini:

"Ben ciddiye aldım biliyor musun? Bedenini örteceksin dediklerinde, içimin içini örttüm. İnanacaksın dediklerinde, hücrelerimin endoplazmik retikulumuna kadar inandım. Devrim yapıyoruz dediler, gece gündüz Tahrir'de yattım, kayboldum, yok oldum, bir oldum..."

Amira, Tunuslu bir kadın. Hem dansçı hem aktivist.  Hem dansetmiş hem devrim yapmış. Bu ikisinin bir arada olabileceğine ölür de razı gelmez insanlar tarafından da durmadan horlanmış. Ama Amira’nın tavrı net:

Dans edemeyeceksem devrimi ne yapayım ben!

Ve bizim Türk gazeteci.  Turistik gezi değil onunki, modern zaman sürgününde. Anahtar kelimeler, düşünce, suç ve iktidar.

Ve hikayenin ağır topu, assolisti Madam Lilla (ya da bulunduğu yere göre Esma, Samira, Thirina). Feleğin çemberinden geçmiş, düşmüş bir daha geçmiş, sonra feleği de beraberinde geçirmiş kudretli Madam Lilla. Hiç kimselere benzemeyen Madam Lilla.

Saniyelerin hakkını veren bir salon kadını sabrıyla duruyor. Hareketleri yavaş gibi görünüyor, ama daha ziyade biz yaştakilerin boşlukları doldurmak için fazladan yaptığı hareketlerden kaçınıyor. Sabırla sadeleştirilmiş bir şiir gibi.

İşte bu  4 kadının yolculuğunu okuruz 400 küsür sayfa boyunca. 

"Ölüme çok yakın bir kadının çok uzaktaki sevdiği adamı bulmak için çıktığı yolculuktayız" der anlatıcı.

Acılarını, aşklarını, ülkelerini, sevinçlerini bazen göz yaşlarıyla, bazen de tutamadıkları kahkahalarla anlatırlar bize. Ama unutmamak gerekir ki, Ortadoğulu insanlar, kahkahalarını kötülük alameti olarak görmeye meyillidirler.  

Duyulmasın diye kısıldıkça çıldırdı kahkahalar. İşte o anda duyduk çığlığı. Her mutlu anın bir cezası olduğuna içten içe inanan bütün Ortadoğulular gibi hiç şaşırmadık ve hemen suçlu hissettik.

Madam Lilla, yolculuk boyunca bu 3 kadına nefeslerini üflemeyi öğretmeye çalışıyor. Kitabın adı da buradan geliyor zaten. 

Felak suresi... Neffasati fil'l-u'gad... Sure, 'Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden sakının' diye buyurur. Büyücü kadınların şerrinden sakının... Allah biliyor yapabileceklerimizi. İyiyi de kötüyü de. Ama biz unuttuk sadece.

Madam Lilla, onlara işte bunu hatırlatmaya çalışıyor. 

"Anlayacaksınız ki hayat sizin nefesinizde. Başka hiçbir yerde, hiçbir şeyde değil. Hayatı siz kuracaksınız. Nefesinizi üfleyeceksiniz... Hayat... Nefesinizin yettiği kadar" diye devam ediyor Madam Lilla.

Kitabı sadece kurgusal bir roman olarak değerlendirmemek lazım çünkü fonda Ortadoğu ve Arap baharı var. Tunus’un Yasemin devriminden (Yasemin devrimi dediğimizi Maryam ve Amira duymasın!) ve odak noktası Tahrir Meydanı  olan Mısır devriminden yola çıkılarak anlatılmış bütün öykü. 

Bu arada, hikayeye Ortadoğu kültürüyle ilgili bir çok bilgi serpiştirilmiş. Mesela Tuaregler. Böyle bir topluluğun var olduğundan dahi haberim yoktu. Kitapta şöyle geçiyordu:

Adam Tuareg. Tuaregler, 'Mavi İnsanlar' olarak da bilinirler. Afrika'nın en büyük göçer halkıdır. Sadece erkekleri örtünür. Onlar da koyu mavi bir kumaş örterler, ağızlarını yüzlerini kapatırlar. O kumaş bir süre sonra kalıcı bir mavilik bırakır yüzde. O yüzden mavi adamlar denir onlara.

Küçük bir araştırma sonucu şu bilgilere ulaştım.

Tuaregler, Burkina Faso, Cezayir, Libya, Mali ve Nijer arasında geniş bir alanda yaşayan ve Berberi dillerinden birini konuşan halk. Sayıları yaklaşık 1,2 milyona ulaşan Tuaregler bağımsız bir siyasi örgütlenmeye de sahiptirler. Geleneksel Tuareg toplumu, soylular, din adamları, vasallar, zanaatçılar ve eskiden köle emekçilerinden oluşan katmanlara bölünmüştür.Tuaregler geleneksel olarak, kırmızıya boyanmış deri çadırlarda yaşarlar. Günümüde deri yerine naylon çadırlar da kullanılmaktadır. Güneyde beşik tonozlu keçe çadırlar yaygındır. Yetişkin erkekler kadınların, yabancıların ve evlilik yoluyla akraba oldukları kişilerin yanında mavi bir peçe takarlar; ama bu gelenekler kentleşmeyle birlikte kaybolmaya başlamıştır. Tuaregler arasında eski Libyalıların kullandıklarına benzer bir el yazısı (tifinag) varlığını korumaktadır.Tuareg toplumunda kadın baskı altında değildir ve kısıtlanmamıştır. Tek eşlilik yaygındır. Kadınlardan çok erkeklerde örtünmeye önem verilir.

İşte bu yüzden sindire sindire, kurcalaya kurcalaya okumak lazım bu kitabı.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum ki; kalem dediğimiz o minik ama kudretli nesne Ece Temelkuran’ın eline çok yakışıyor. Böyle halden anlayan bir yazarın kafası rahat olmalı, gönlünce yazabilmeli. Lütfen rahat bırakalım.

Birkaç leziz cümle daha.

  • Oysa ben hikayesini ilk kez anlatırken dikkate alınmayan insanların aniden ölebileceğinden korkarım.

  • Kesif bir sessizlik. Işığın bir sesi olmalı. Yoksa sivrisinekleri karanlıkta daha iyi duyuyor olamazdık. Işığın bir kütlesi olmalı. Yoksa karanlıkta daha geniş sevişiliyor olmazdı.

  • Gerçekten ayıldığımızda bir köy kahvesinde ekşi suratlarla kahve içip kruvasan kemiriyoduk. "Kolonyalizm ne acayip şey" diye düşünüyordum kruvasana bakıp bakıp. Çölün ortasında niye kruvasan yiyoruz ki biz? Bu insanların kendi ekmekleri vardı herhalde Fransız sömürgecilerden önce. Ekmeklerini nasıl unuttular? Ne zaman?

  • Amazirler, hatta siz ona Berberiler deyin, ki denmeli bana sorarsanız, bu dünyada barbar olmaktan daha asil bir şey var mı, topraklarını ve bağımsızlıklarını koruyabilselerdi... 

  • Gücünü yumuşak kalpli, sevilmek için hep daha fazlasını yapması gerektiğine inandırılmış kızlarda deneyecek erkeğin gülümsemesi. Kalbi hiç sıtma görmemiş Ortadoğulu erkek gülümsemesi.

  • Dido "Kartaca'ya bir şahin geldi" dedi. Ben gördüm, yabancı şahin değildi. Dido, "Ne güzel yüzlü bir yiğit" dedi. Biz gördük, alacakaranlıktı gülüşü. Dido "Yara izleriyle dolu yüzü. Hikayeleriyle geliyor bana" dedi. Müneccim kadınlar yara izlerini okudular, "Yenişememiş bir savaşçının hıncı bu" dediler. Dido "Soylu bir erkek geliyor" dedi. Gördüm, asalet hırkasını üzerine geçirmiş bir hayduttu. Dido "Ya aşkım ya ölümüm geliyor bu gemiyle. Tanrılar bu kez bana merhamet etmeli" dedi. Ölümden de kötüsünün geldiğini gördüm. Dido, elimi tuttu, bana baktı. "Yabancı beni sevecek mi?" dedi. Kartaca o gün düştü.

9 Mart 2013 Cumartesi

Harry Potter'a Doyamayanlar İçin: Ozan Beedle'ın Hikayeleri*



Bu minik kitabı sevmemem olanaksızdı. Harry Potter serisine zaten aşkla bağlıyım. Seriyi okumamın -daha doğrusu son okumamın- üzerinden epey zaman geçmişken bu minik hikayecikler resmen aşkımı depreştirdi. Kütüphanede onca okunmamış kitap dururken, zaten defalarca okunmuş olan kitapları baştan hatmetmek hiç akıl karı değil ama elimde değil.  Potter severler eminim beni çok iyi anlayacaktır. 

Şimdi bu minik ve sevimli kitabımıza gelelim.  İçinde 5 tane hikaye var.


-Büyücü ve Zıplayan Kaza
-İyi Kader Çeşmesi
-Sihirbazın Kıllı Kalbi
-Babbitty Rabbitty ve Kıkırdayan Kütüğü
-Üç Kardeşin Hikayesi

Tüm büyücülerin bildiği, onlara taa çocukluklarında anlatılan masallar bunlar. Biz muggleların Pamuk Prenses'i neyse, onların 'Büyücü ve Zıplayan Kazan'ı da o! 

Kitapta her masalın sonunda Albus Dumbledore'un kişisel notları yer alıyor. Hem de kendine has üslubuyla. Muggle masallarında olduğu gibi bu masallarda da amaç çocukları hem eğlendirmek hem de dolaylı yoldan eğitmek. Bu arada Üç Kardeşin Hikayesi'ni son kitabı okuyanlar hatırlayacaktır. Mürver asa, diriltme taşı ve görünmezlik pelerini diyeyim, siz anlayın.

Harry Potter serisini seviyor ama bu kitabı henüz okumadıysanız bir an önce başlayın bence. Zaten başladığı gibi bitiveriyor, minicik bir şey. Ama sonra ana seriye karşı bir yoksunluk krizi baş gösteriyor, benden söylemesi!

Üç Kardeşin Hikayesi

Babbitty Rabbitty ve Kıkırdayan Kütüğü

İyi Kader Çeşmesi

Büyücü ve Zıplayan Kazan

Sihirbazın Kıllı Kalbi



Murathan Mungan'dan Eldivenler, Hikayeler*



Murathan Mungan'ı severim.  Gözlem gücü ve empati yeteneğinin çok yoğun olduğunu ve bu vesileyle özellikle kadın hikayelerini çok iyi anlattığını düşünürüm. Ama 10 tane hikayenin yer aldığı bu kitabı çok da severek okuyamadım doğrusu. Hikaye yazmanın zorluğu zaten ortada. Nicelik az, nitelik çok olmalı. Yani az sayfa, bol duygu.  Ben bu hikayelerde o yoğunluğun içine giremedim. Yazarın erken dönem eserlerinden birini okuyor gibiydim. Toy bir kalem vardı sanki karşımda. Ama pek de beğenmediğim bu kitabın içinde bir tane hikaye var ki, onun hakkını yemek istemem: Krepen'in Duvarı. O lezizdi işte. 

Şimdi hikayeler ve onlardan minik alıntılar.  Parça, bütüne dair fikir versin diye.


Eldivenler
Kapının arkasında, etekleri ve kol ağızları eprimiş sabahlığı asılıydı. Bütün bu manzara içinde, bana en mahzun gelen şey, o sabahlık oldu. Bir kadının bütün sabahlarının söndüğünü söylüyordu. Artık bir daha, uyanır uyanmaz yatağından kalkıp ayaklarına terliklerini, sırtına sabahlığını geçirip mutfağa, çayın altını yakmaya gideceği sabahları olmayacaktı hiç. Ne tuhaf, insana bunu düşündüren şey, kadının ölmüş olması bilgisinden çok, toplamına hayat dediğimiz gündelik alışkanlıklarımıza işaret eden bir eşyanın varlığı oluyor. İçi boşalmış bir sabahlık, birdenbire ölümü her şeyden çok daha iyi anlatabiliyor. Eşya da insandan böyle alıyor öcünü.

Ansızın Her Şey
Çocuklar acımasız ve zalimdirler; her şeyi çabuk görür ve çıplak bir dille hemen söylerler; dili giydirmeyi sonradan öğrenir insan.

Kaset
Kişisel kazıların  çoğu, bizi kendimize rağmen olan yanlarımızla yüzleştirir ve bu, çoğu kez hiç hoşumuza gitmez.

Yaz Gibisi Var Mı?
Birden körfezden kopup gelen rüzgar dolduruyor arabanın içini. 'Bak işte bu rüzgar hiçbir yerde yoktur,' diyor. 'Hey yavrum, İzmir'in imbatı derler buna, askerdeyken Erzincan'ın dağında bile burnuma gelir, yüreğimi sızlatırdı meret. Bazen insan bir kokuya sebep döner gelir aynı yere.

Kötü Adamla Kötü Kadının Aşkı Üzerine Küçük Bir Film
Belki içimizdeki kötülüğün renkli oyunlarına fazl kapıldığımız için, aşk bizden uzak sanıyorduk. Ya da aşkı fazla temiz bir şey sanıyorduk.

Krepen'in Duvarı 
Biliyorum, karımın kahramanı değildim.

Islık
Delikanlı gülümseyerek yoluna devam ederken, marşın geri kalanını ıslıkla sürdürerek o da Hatice'ye cevap veriyor:
Anamız amele sınıfıdır
Yurdumuz bütün cihandır bizim
Hazırlandık son kanlı kavgaya
Başta bayrağımız sosyalizm
Bayrağını yükselt, daha daha yükselt
Yükselt bayrağı yukarı
Bugüne vuralım
Yarını kuralım
Kaldıralım sınıfları...

Çarpışma 
Fazlalıklarının farkında olduğunuz ama bir türlü kendinizi alamadığınız durumlar vardır. Onlardan birinin içindeydim.

Tabut
'Hatırlıyor musun,' diyorum. 'Bir keresinde bana ne demiştin?' 'Neydi,' diye soran bakışlarla bakıyor yüzüme. 'Sen niye iyi bir çevirmensin biliyor musun?' demiştin bana. 'Çünkü sen geçmiş zamanda yaşıyorsun. Edebiyat dediği geçmiş zaman işidir.' Doğruyu söylemiştin. Sahiden de öyledir. Edebiyatla uğraşan insan şimdiki zamanda iğreti durur.

Geçici Kesinlikler
Hiç kimseydim ben. Aşk, beni biri yaptı.

Son hikayenin içinde geçen bir cümle daha var ki bunu ayrıca yazma ihtiyacı duyuyorum zira ben bir kaç kez okumaktan kendimi alamadım. 

Ziyasını ufka vere vere, gözlerimi bu dünyaya kör ettiğimi artık biliyorum.

Daha güzel olamazmış.

4 Mart 2013 Pazartesi

Bir Tutam Hunger Games, Bir Tutam The Bachelor ve Voilà! Beni Seç*



Kiara Cass'ın Beni Seç'i, son zamanların en popüler kitabı. Kitap bloglarını takip edenler de zaten farkındadır bu durumun. Uzun süredir, 'Kitap ne zaman çıkacak? Çevirisi ne zaman bitecek? Hangi yayınevlerine ulaştı acaba?' gibi türlü türlü sorular soruluyor, cevaplar veriliyordu. Neyse ki kitap artık herkese bir tık uzakta, satışlar çoktan başladı. Ben bu çok konuşulan kitaba, bir pazar öğleden sonra başladım, akşam saatlerinde de bitirdim. Konu ilgi çekici, üslup ise su gibi akıcı olduğundan bu durum kaçınılmazdı zaten. Gerçekten de ara sıra böyle kitaplar okumak gerektiğini düşünüyorum zira bu tür kitaplar, türlü karmaşayla allak bullak olmuş beyinleri pofidik bir bulut gibi kaplayıveriyor, şahane bir rahatlık veriyor insana. Gerçek dünyadan kaçış için daha iyi bir yöntem düşünemiyorum. 2 bölüm oku, hoop Illéa'dasın; 1 bölüm daha oku, hoop saraydasın!

Kitap kapağında, Publishers Weekly'nin şöyle bir yorumu var:

'Açlık Oyunları ile The Bachelor arasında bir yerde duran bu roman öyle eğlenceli ki.'

Açlık Oyunları serisini, özellikle de serinin ilk kitabını çok severim. Yazar kanımca çok başarlı bir distopik dünya yaratmıştır. The Bachelor ise saçma ama eğlenceli kategorisinde zirveye oynayabilecek yapımlardan biridir gözümde. Publishers Weekly, Beni Seç'in bu ikisinin karışımı olduğunu söyleyerek merak unsurunu zirveye çıkarmayı başarmış, bu yüzden aferin sana Publishers Weekly!

Konudan bahsedelim. Illéa ülkesi, dördüncü dünya savaşının küllerinden doğan taptaze bir ülke. Monarşiyle yönetiliyor ve belli bir kast sistemleri var. Sistem 1'den 8'e kadar sınıflandırılmış durumda. 1. sınıf kraliyet ailesine ayrılmış. 1'den 8'e doğru gittikçe refah seviyesi düşüyor. Kast sisteminin dibi olarak niteleyebileceğimiz 8. sınıf en fakir, en zavallı insanların yuvası. Kitabın kahramanı America Singer ise bir 5. sınıf üyesi ki bu sınıf 'Sanatçılar' olarak adlandırılmış. Genellikle aç kamıyorlar ama bütçeleri çok kısıtlı. Aile üyelerinin hepsi sanatın belli alanlarında uzmanlaşmış durumda. America ve annesi müzik alanında kendilerini geliştirirken, kız kardeşi ve babası resme yoğunlaşmışlar. Geçimlerini bu yolla sağlıyorlar. America'nın büyük bir aşkla bağlı olduğu sevgilisi Aspen ise 6. sınıfın üyesi, yani o bir hizmetçi. America'nın kendisinden bir üst sınıfa ait olmasını hazmedemiyor, bu durum aralarındaki en büyük sorun.

Tekdüze bir şekilde süren hayatları, Illéa'nın ulusal kanalında yayınlanan bir haberle altüst oluyor. Krallık, biricik prenslerinin evlenebileceği bir prenses aramaktadır ve bu arayış 'seçim' yoluyla gerçekleşecektir. Seçime, ancak 16-20 yaş aralığındaki genç kızlar başvurabilecek ve kura yöntemiyle her bölgeden 1 kız seçilecektir. Ve tabi ki o kızın ve ailesinin hayatı değişecektir. 

America pek gönüllü olmasa da seçime katılmayı ve 35 kızdan biri olmayı başarıyor. Prens, içlerinden birini seçene kadar Illéa sarayında yaşayacak. Hiç alışık olmadığı şekilde, çok güzel giyinmek, çok güzel görünmek ve gerçek bir leydi gibi davranmak zorunda.Hem de tüm kameralar, dolayısıyla tüm Illéa halkının gözü üzerindeyken.

America, seçimden önce sevgilisi Aspen tarafınfan terk edilmiş ve bu yüzden saraya kırık bir kalple gitmişti. Ama unutmamak gerekir ki, sarayda onu bekleyen yakışıklı bir prens var. America Aspen'i unutup, Prens Maxon ile yakınlaşmayı başarabilecek mi? America'nın yaşadığı bu ikilem kitabın kilit noktalarından birini oluşturuyor. Aspen mi, Prens Maxon mı?

Ben bu aşk hikayesinden ve America-Aspen-Maxon üçgeninden ziyade, betimlenen kast sisteminden keyif aldım. Fakat şunu da söylemeliyim ki, sistemin çok daha ayrıntılı şekilde anlatmasını tercih ederdim. Bahsi geçen tüm sınıfların meslek tanımlarının ve toplumdaki statülerinin biraz daha detaylandırılması şahane olurdu. Kimbilir, belki ikinci kitapta daha ince ayrıntılarla örülmüş bir Illéa görürüz.

Serinin ikinci kitabı The Elite şu anda çeviri aşamasında, umuyorum ki kısa sürede raflarda yerini alır.