25 Şubat 2013 Pazartesi

Marjane Satrapi'den Dikiş Nakış ve İran'da Kadın Olmaya Dair*



Persepolis'in yaratıcı Marjane Satrapi'den başka bir grafik roman daha: Dikiş Nakış.

Satrapi 69 yılında İran'da dünyaya geliyor ve Şah'ın düşüşü, Ayetullah Humeyni rejimi, İran-Irak savaşı gibi önemli politik olaylara bizzat şahitlik ediyor. Ailesi tarafından 14 yaşında Viyana'ya gönderiliyor ve lise eğitimini burada alıyor, böylece katı rejimden bir süreliğine kaçmış oluyor. 21 yaşında tekrar  İran'a dönüp, kısa süreli bir evlilik yaşıyor ve görsel iletişim dalında üniversite eğitimi alıyor. Ardından da halen yaşamakta olduğu Fransa'ya taşınıyor.

Bunlar aslında Persepolis'de ayrıntılı şekilde anlatılmıştı. Kendi yaşamından yola çıkarak, ülkesinin tarihine değinmişti ki belki de bu yüzden çok sevilmişti.

Çocuk Marjane ve İran.
Genç kız Marjane ve İran.
Kadın Marjane ve İran.


Dikiş Nakış'da da başrolde Marjane ve İran var. Ama bu sefer, ailesinin kadınları ve onların kadınlık öyküleri ile birlikte.


'Başkalarının arkasından konuşmak ruhun vantilatörüdür.'

Satrapi'nin ninesi işte böyle söylüyor. Onlar her öğleden sonra semaverde demlenmiş mis gibi çay eşliğinde dedikodu yapıp ruhlarını serinletiyorlar, biz de kitap boyunca bu konuşmalara tanık oluyoruz.

Mesela, 13 yaşındayken kendinden 56 yaş büyük bir adamla evlendirilen, düğün gecesi evden kaçıp halasına sığınan ve kocasının evine geri dönmeyi reddeden Parvine. Her gün kocasının ölmesi için dua eder ve 3 yılın sonunda isteği gerçek olur. Sonunda kendine kalan mirasla Avrupa'ya gider ve ressam olur.

SOL SAYFA: Sen onu dinleme! Sevdiğin adamla evlenmelisin. Ben mantık evliliği yaptım da ne oldu? Hiçbir zaman aşkın ne demek olduğunu anlamadım. Çünkü aşk, sağ duyunun tam terdidir. / Evlilik rulet oynamak gibidir. Bir iki kez kazansan da, daha çok kaybedersin. Sırılsıklam aşık olsan da hep kaybeden numarayı çevirirsin. / Zaten bu arada işin boku çıkar. Mutluluğıu yaşayacak vaktin var senin. / Evlenmek hiçbir halta yaramaz. SAĞ SAYFA: Beni dinle! Bir kez evlendim ve evlendiğimde 13 yaşındaydım! / 13 mü? / Evet, 13! Aristokrat bir aileden geldiğim için bir bakan ya da bir askerle evlenmem çok doğaldı. Üstelik benden  56 yaş büyük bir generalle evlendim.

Ya da 4 çocuk doğurmasına rağmen hayatı boyunca bir kere bile penis görmemiş o kadın.


Haklısınız. 4 çocuk yaptığım doğru. Tam 4 tane! Yine de erkek cimsel organını görmedim. Yatağa giriyor, ışığı söndürüyordu... ve sonra hop! hop! hop! İşte hamile kalmıştım! Üstüne üstlük 4 tane de kızım oldu. Çük mük hiçbir şey görmedim!


Ya da bekaretini kaybettiği için zifaf gecesi bacağını kesip kan akıtmayı aklına koyan ama yanlışlıkla kocasını kesen Nahid.

Bu arada kitabın ismini aldığı 'dikiş nakış' olaylarından da bahsediliyor. Yalnız bu, iğne, iplik ve kumaşla yapılan bildiğimiz dikiş nakış değil. İran'da, kızlık zarı yenileme operasyonuna halk arasında dikiş nakış deniyor.

Satrapi'nin çizgileri net ve sade, dili açık ve eğlenceli. Okunsun, bol bol bakılsın.

13 Şubat 2013 Çarşamba

Marc Levy'den 'Neredesin?': Kesişemeyen Yollara, Kopamayan Ruhlara Dair*



Newark Havaalanı'nda küçük bir kafe. Cam kenarındaki masada oturan 20'lerinde bir adam. Bir sıkıntısı var gibi, arada kapıya kaçamak bakışlar atıyor. Sıkıntılı bekleyiş sonunda meyvesini veriyor ve içeriye, neredeyse paçalarından bile özgüven akan, hayat dolu bir kadın giriyor. Philip ve Susan'ın hikayesi işte böyle başlıyor.

Onlar bebekliklerinden beri birbirlerini tanıyorlar. Birbirlerine hem arkadaş, hem sevgili, hem dost olmuşlar. Ama ilk defa ayrı düşecekler çünkü Susan Peace Corps'a katılıyor ve ülkesinden çok uzağa, Honduras'a gidiyor. Peace Corps, 1961 yılında J. F. Kennedy tarafından kurulmuş bir yardım örgütü. Gönüllülük esasıyla çalışıyorlar ve özellikle doğal afetlerin eksik olmadığı ülkelere yardım gönderiyorlar. Susan da bir kasırgayla sarsılmış Honduras'a gidiyor tam 2 yıllığına. Bu süre zarfında durmadan Philip ile mektuplaşıyorlar ama tam dönüş vaktı geldiğinde Susan kötü haberi veriyor. Orada biraz daha kalması gerekiyor çünkü ona ihtiyaçları var. Hem, nihayet hayatının bir anlamı olduğunu hissediyor.

Susan, Philip'e yazdığı bir mektupta bu durumu şöyle açıklıyor:

'Buraya geldiğimde, herkesten daha zeki, daha eğitimli ve her açıdan daha fazla güven sahibi olduğumdan hiç kuşkum yoktu. Ama yanlarında geçirdiğim her gün, onların benden daha güçlü olduklarını, benimse onlardan daha zayıf olduğumu gördüm. Acaba onları bu kadar güzel kılan şey öz saygıları mı? Yaptığım iş, savaşların kırıp geçirdiği bir topluma yardım götürmeye benzemiyor. Buradaki kirli savaş rüzgara ve yağmura karşı veriliyor. Ne iyiler var ne kötüler, ne taraf var ne de neden; akıllara durgunluk veren bir felaketin göbeğinde, insanlıktan başka hiçbir şey yok. Ve imkansız bir umudun küllerinin arasından, yalnızca onların cesaretleri sayesinde hayat tekrar canlanıyor. Onları sanırım bu yüzden seviyorum ve biliyorum ki yine aynı nedenden ötürü hayranım. Buraya, birer kurban oldukları düşüncesiyle gelmiştim ama bana her an bundan çok başka olduklarını gösteriyorlar ve bugün bana, benim onlara verdiğimden çok daha fazlasını veriyorlar.'

Susan'ın Honduras günleri bir türlü sona ermez, Philip sabırla bekler ama Susan asla dönmez. Artık Philip'in de bir hayat kurması kaçınılmazdır. Evlenir, bir de çocuk yapar. Eskiden aralıksız mektuplaştığı Susan'dan son 7 yıldır hiç haber alamamıştır ama artık hayatı iyi kötü rayına oturmuştur. Derken bir sabah kapı çalınır ve her şey altüst olur. 

Susan'ın, Philip'e yazdığı başka bir mektubun minik bir parçası son söz olsun.

'Philipçiğim, son mektubumdan bu yana birkaç hafta geçti ama zaman burada başka türlü akıyor. Sana bahsettiğim minik kızı anımsıyor musun? Onu yeni babasının yanına geri götürdüm. Bacağını kurtaramadılar, adamın onu karşısında bu halde görünce göstereceği tepkiden korkuyorum. Kızı almaya Puerto Cortes'e gittik, Juan da benimle geldi. Çocuğu üzerine yatırırız diye Dodge'un arkasına un çuvalları sermişti. Hastaneye geldiğimde, bu kız çocuğunun koridorun sonunda bir sedyeye uzanmış beklediğini gördüm. Bütün dikkatimi yüzüne vermek  ve kesilmiş olan bölgeye bakmamak için kendimi zorluyordum. Neden var olan her şeyi bir kenara itip var olmayana takılırız? Neden yolunda giden şeylerin tadını çıkarmak varken yolunda gitmeyenleri önemseriz? 'Küçük kız, sakatlığıyla nasıl yaşayabilecek?' diye düşünmeden edemiyordum. Juan sessizliğimin anlamını özdü ve ben kızın yanına gitmeden önce kulağıma fısıldadı: Ona acını belli etme, neşeli olmalısın, onu farklı kılan bacağının kesilmiş olması değil; bu, onun hayatta kalmasının hikayesi.'

Bu ara Peace Corps hakkında bilgi edinmek isteyenler kuruluşun sitesini şuradan inceleyebilir: Hoop tık.

12 Şubat 2013 Salı

Audrey Niffenegger'dan Ayna İkizlerine, İnatçı Ruhlara ve Mezarlıklara Dair*


İmkansız Aşklar Evi, Audrey Niffenegger'ın ikinci kitabı. Daha önce, ilk kitabı olan Zaman Yolcusunun Karısı hakkında da bir şeyler yazmıştım, o yazıya da buradan göz atabiliriz. 

Kitabın orijinal ismi Her Fearful Symmetry. Orijinal başlığa bağlı kalınması çok daha isabetli bir karar olurmuş zira şu anki çeviri, içeriği pek de doğru yansıtmıyor.

Niffeneger'ın kendine has bir üslubu var: Naif, nazik ve sakin. Mesela, onu yazarken hayal ettiğimde gözümün önüne bilgisayar başında oturmuş kitabını yetiştirmeye çalışan bir kadın imgesi gelmiyor. Tam tersi zihnimde şöyle bir sahne beliriyor: Ahşap, zarif bir çalışma masası, bir fincan kahve, dolmakalem, el yazısıyla doldurulmuş kağıtlar... Ki dolmakalem kullanan birileri kaldı mı ondan bile emin değilim. Niffeneger işte bu romanını da o hayali dolmakalemle, aynı üslupla yazmış; sakin sakin, tatlı tatlı.

Julia ve Valentina Poole ayna ikizleridir, tıpkı anneleri ve teyzelerinin olduğu gibi. Ayna ikizleri birbirlerinin yansıması gibidir, birinin sol tarafındaki kalp, diğerinin sağındadır ya da birinin sol elindeki ben, diğerinin sağ elindedir. Ve birbirlerine müthiş benzerler. 

Julia ve Valentina'nın anneleri Edie'nin ikizi, Londra'da yaşamaktadır ve ne Edie ne de kızlar onu yıllardır görmemişlerdir. Edie asla ikizinden bahsetmez. Julia ve Valentina'nın 21. yaş gününde Londra'dan bir mektup gelir. Mektup, teyzeleri Elspeth'in öldüğünü ve sahip olduğu her şeyi kızlara bıraktığını bildirmektedir. Ama Elspeth'in bazı şartları vardır. Julia ve Valentina'nın Londra 'ya gelip 1 yıl boyunca onun evinde yaşaması gerekmektedir. Bu süre zarfında kız kardeşi Edie ile kocası Jack ise eve adımlarını dahi atmayacaklardır. Eğer bu şartları yerine getirirlerse 1 yılın sonunda evi satmakta özgür olacaklardır.

İkizlerden daha baskın karakterli olan Julia, tüm isteksizliğine rağmen Valentina'yı ikna eder ve Londra'ya, Elspeth'in evine taşınırlar. Alt katlarında Elspeth'in sevgilisi Robert, üst katlarında ise obsesis kompulsif komşuları Martin yaşamaktadır. Ve dairelerinin çok ilginç bir manzarası vardır: Highgate Mezarlığı. Kitapta bu ünlü mezarlığın oldukça detaylı tarifleri var. Robert, bu mezarlık üzerine bir bitirme tezi yazmaktadır, aynı zamanda da mezarlığın gönüllü rehberidir, bu yüzden biz de onun rehberliğinde mezarlığı adım adım gezebilme imkanı bulabiliyoruz.


İkizler, bir süre sonra, yeni yeni alışmaya başladıkları evlerinde aslında yalnız olmadıklarını farkederler. Elspeth hala evdedir. Sebebini bilemese de, bir hayalet olarak oraya sıkışıp kalmıştır. 

İkiziyle tek vücut gibi yaşamaktan sıkılan Valentina. Valentina'yı kaybetmekten ödü kopan Julia. Elsphet'in ölümünün ardından ilk defa Valentina'yla yakınlık kurabilen Robert. Robert'ı deli gibi özleyen hayalet Elsphet. Bazı gizli planlar. Bazı aile sırları. Bol bol yağmur. Bol bol mezarlık hikayesi. Kitabın sonrasında da bunlar var.



8 Şubat 2013 Cuma

Çizgili Pijamalı Bir Çocuk Gözüyle 'Fury', 'Out-With' ve Savaşa Dair*


'Tam olarak fark neydi? Kendi kendine düşündü: Hangi insanların çizgili pijama, hangilerinin üniforma giyeceğine kim karar vermişti?'



Çocuk kitapları arasında satılan Çizgili Pijamalı Çocuk’un anlatıcısı 9 yaşındaki Bruno’dur. Anlatımı o kadar hafif, dili o kadar yalındır ki, bu kitabı küçük bir çocuk bile rahatlıkla okuyabilir ama aynı zamanda anlamı o kadar ağır, duygusu o kadar yoğundur  ki bir yetişkin dahi bu ağırlığın altında ezilebilir.  İşte böyle bir kitap Çizgili Pijamalı Çocuk.

Daha  önce Art Spiegelman’ın Maus’u hakkında bir şeyler yazmış ve soykırımın, işlenmesi ne kadar zor bir konu olduğundan bahsetmiştim. Bu kitapta hem soykırım işleniyor, hem de olaylar 9 yaşındaki bir çocuğun gözünden anlatılıyor. 

9 yaşındaki Bruno, Fury’nin isteği üzerine, annesi, babası ve kız kardeşi ile birlikte Out-With’e taşınır. Bruno’nun ismini düzgün telaffuz edemediği bu kişi Führer, yer ise Auschwitz’dir. Evleri kampın o kadar yakınındadır ki, camdan dışarı baktığında çizgili pijama giymiş insanları rahatlıkla görür ama gözü en çok çocuklara takılır. Ve onları çok kıskanır; kendisi eve tıkılıp kalmışken orada bir sürü çocuk vardır ve gönüllerince oyun oynayabilmektedir.  Ama anlayamadığı bir şey vardır: Onca insan neden aynı çizgili pijamayı giyiyor ki?

'Baktıkları her yerde insanlar görüyorlardı; uzun, kısa, yaşlı, genç... hepsi hareket halindeydi. Bazıları gruplar oluşturmuş, önlerinde gidip gelen bir asker, onlara bir şey söylüyormuş gibi ağzını açıp kapatırken, elleri yanlarında, başlarını dik tutmaya çalışarak, kımıldamadan duruyorlardı.

'Bir gerçek vardı. Küçük çocuklari büyük çocuklar, babalar, büyükbabalar, amcalar, herkesten uzak duran ve akrabaları yokmuş gibi olan insanlar... hepsi aynı kıyafeti giyiyorlardı. Gri çizgili pijama ve başlarında gri çizgili bir takke... 'Ne kadar inanılmaz!' diye mırıldandı dönmeden önce.'

Bruno  yalnızlıktan bunaldığı bir gün evden çıkar ve evleriyle toplama kampını birbirinden ayıran tel örgü boyunca yürür, yürür, yürür ta ki evleri  gözden kayboluncaya kadar. Sonra ileride, tel örgünün öteki tarafında hiç beklemediği bir şey görür: Bir çocuk, hem de kendi yaşlarında bir çocuk. 

'Ama o anda, ta uzaklarda bir nokta belirdi ve ne olduğunu daha iyi görebilmek için gözlerini kıstı. Sonra Bruno yaklaştıkça, o şeyin ne bir nokta, ne bir benek, ne bir damla, ne bir şekil olduğunu gördü: Bir insandı. Aslında bir çocuktu.'

Bu Schmuel’dir. Bruno bu adı daha önce hiç duymamıştır. Bunu Schmuel’a söylediğinde şöyle bir yanıt alır:

'Tel örgünün bu tarafında düzinelerce Schmuel var, dedi küçük çocuk. Belki de yüzlerce. Keşke sadece kendime ait bir adım olsaydı.'



Bruno artık her öğleden sonra tel örgü boyunca yürür ve yeni arkadaşıyla buluşur. Bazen ona yemek de getirmektedir çünkü o çok zayıftır ve çok aç görünmektedir. Bir gün ellerini yan yana getirirler, Bruno’nun sağlık fışkıran ellerinin yanında Schemual’in incecik parmakları bir iskeleti andırmaktadır.  Ama Bruno arkadaşıyla buluşmaya giderken bazen yolda çok acıkır ve dayanamayıp  ona götürdüğü yemekleri yiyiverir. Bruno çok küçüktür, yol ona çok uzun gelmektedir ve arkadaşının açlığı hakkında hiç bir fikri yoktur. 

Schmuel bazı günler çok üzgün olur. Bruno’ya  dedesinin ortadan kaybolduğunu söylediği gün de böyle bir gündür. Babasına, dedesinin nerede olduğunu sormuştur  ama bir türlü cevap alamamıştır. Çok geçmeden Schmuel'in babası da ortadan kaybolur, Schmuel çok endişelidir. Bruno’ya göre babası iş için bir yerlere götürülmüştür ve yakında geri dönecektir. Schmuel ona inanmak ister ama endişesi dinmez, Bruno’dan babasını bulması için yardım ister.  Ama Bruno’nun Schmuel’a yardım edebilmesi için birlikte ipucu aramaları, ipucu arayabilmeleri için de Bruno’nun tel örgünün öteki yanına, çizgili insanların dünyasına geçmesi gerekmektedir. Acaba Bruno içten içe bir terslik olduğunu hissetmesine rağmen tel örgüden geçmeye cesaret edebilecek mi?

Kitabın bu kadar etkileyici olmasının sebebi, bir çocuğun bakış açısıyla yazılmış olması sanırım. Çünkü iyiyle kötüyü ayırt edebilmek başka şey, Bruno'nun yaptığı gibi kötülüğe safça şaşırmak, akıl erdirememek başka.

Peki şimdi bu kitaba çocuk kitabı diyebilir miyiz? Hiç sanmıyorum.

Bu arada kitap 2008 yılında filme uyarlanmış, şuradan incelenebilir. Bu da trailer'ı.