26 Ocak 2013 Cumartesi

Roald Dahl'dan Muzip Hikayeler: Kancık*



Charlie’nin Çikolata Fabrikası‘nı hepimiz biliyoruz sanırım. Hani başrolünde Johnny Depp’in oynadığı, çeşit çeşit çikolatalarıyla iştah açıcı, rengarenk ortamıyla göz alıcı, tatlı mı tatlı film. İşte bu film aslında Roald Dahl’ın aynı adlı romanından bir uyarlama. Charlie’nin Çikolata Fabrikası çocuk kitabı olarak değerlendirilebilecek olsa da, şimdi inceleyeceğimiz romanın yani Kancık’ın bununla hiç alakası yok. Dahl, bu kitabında tamamen yetişkinlere hitap eden 4 adet uzun öykü yazmış.

Son Perde, Konuk, Değiştokuşların En Büyüğü ve Kancık.
Tüm hikayelerin odak ve ortak noktası seks. İlk hikaye olan Son Perde hariç hepsi akıcı ve sürükleyici. Konularından kısaca bahsedelim.

Son Perde’de, 20 yıllık mutlu evliliğinin ardından kocasını bir trafik kazasında kaybeden Anna’yı görüyoruz. Doktoru, içine düştüğü bunalımdan kurtulmasının tek yolunun bir erkekle sağlıklı bir ilişki kurmasından geçtiğini söyler. Ve tabi ki seksten.

İkinci hikaye Amcam Oswald. Son Perde'nin az buçuk durağanlığından sonra burada çok ilginç bir karakterle karşılaşıyoruz: Oswald Hendryks Cornelius. Eğlenceli, takıntılı ve zeki bir adam Oswald. Bir gezgin ve bir kadın avcısı. Hikayede, bir anne ve kızı elde etme çabalarını izliyoruz. Oswald için tatsız olsa da, bizim için gayet eğlenceli bir sürpriz son da var.

Değiştokuşların En Büyüğü'nde, evliliklerinden sıkılmış iki adam görüyoruz. İkisi de ötekinin  karısını çok çekici buluyor ve bir planları var. Birbirlerinin karılarıyla yatacaklar ama iki  kadın da seviştiği adamın kocası değil de öteki adam olduğunu anlamayacak. Bu hikayede eğlenceli son garantili.

Son hikaye Kancık'da karşımıza yine Oswald çıkıyor. Bu sefer yanında bir koku uzmanı var. Adam üreteceği, muhteşem olduğunu iddia ettiği bir koku için Oswald'dan mali destek istiyor. Bu öyle bir koku ki, onu koklayan kişinin dünya üzerinde tek bir amacı kalıyor: Çiftleşmek. Sevişmek ya da seks yapmak değil, çiftleşmek. Çünkü bu koku insani duyguları değil, hayvani dürtüleri tetikliyor.

Dahl'ın hikayeleri çok eğlenceli. Son Perde'deki hafif durağanlık ve karamsarlık son üç hikayede yerini muzipliğe bırakıyor. Aynı gün içinde başlayıp bitirme garantili. Okuyunuz.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Hande Altaylı'dan Kahperengi*



Hande Altaylı'nın bu çok arabesk isimli kitabının, aynı ölçüde arabesk bir de konusu var. 31 bölümden oluşan kitapta yazar geri dönüş tekniğini sıklıkla kullanmış. İlk bölüm günümüzle başlarken sonraki bölüm Narin'in geçmişine gidiyor, sonra tekrar günümüz, sonra tekrar geçmiş. Bir ileri bir geri yaparak hem çocukluğuna hem şimdiki haline vakıf oluyoruz Narin'in.

Arabesk diye addettiğim konudan bahsetmek gerekirse, bir Türk filminden beklenebilecek tüm klişelerin bu kitapta yer aldığını söyleyebiliriz. Narin, Yaslıhan adında küçük bir Ege kasabasında doğar. Babası Moskof Recep, annesi Hatice, abisi Mehmet ve kız kardeşi Şadiye ile birlikte yaşamaktadır. Babasının, dünyalar çirkini annesiyle evlenmesinin tek sebebi elinin biraz para göreceği umududur. Evlendikten kısa süre sonra umutları fos çıkar ve zaten sevmediği karısından iyice nefret eder. Bu öyle güçlü bir duygudur ki, tüm hayatı onun üzerine şekillenir. Kasabası, mahallesi, evi ve hatta çocukları bile bu nefretten nasibini alır.

Narin ve kardeşleri sapsarı saçları, masmavi gözleriyle kara kuru çirkin annelerine hiç benzememektedir ama bu Moskof Recep için yeterli değildir. Annelerini hatırlatacak herhangi bir davranışta bulunmaları, babalarının içindeki nefretin körüklenmesi için yeterlidir. Moskof Recep, karısından bir iz görene kadar sever çocuklarını.

'Mehmet üç yaşına gelip de Recep onda Hatice'yi görene kadar sevmişti oğlunu. Sıcak bir yaz sabahı oğlan ter içinde uykudan kalkıp yatağın içinde dikilmiş ve babasına Hatice'nin gözleriyle bakmıştı. Aslında Mehmet'in kocaman mavi gözlerinin, Hatice'nin kömür karası gözleriyle hiçbir benzerliği yoktu; ama o bakış... İşte o bakışa sinmişti karısı. Çocuk daha uyku mahmurluğunu üzerinden atıp yatağından inmeden, kabuğunu terk eden bir sümüklüböcek gibi sıyrılmıştı sevgisinden Recep. Ansızın ve tamamen.'

Narin bu sevgisiz ailede büyür. Ailenin her ferdi Recep'den ölesiye korkar, Recep'de bu korkuyu boşa çıkarmamak adına hepsini düzenli olarak döver, dövmezse hakaret eder. Hatice yediği dayaklara rağmen kocasından kaçmayı bir an bile düşünmez, düşünmediği gibi kocası başka bir kadınla kaçınca ağlar, sızlar, ardından yas tutar. Yıllar içinde Mehmet babasının bir kopyasına dönüşürken, Şadiye bir karakter dahi oluşturmayı beceremez; öylesine sindirilmiştir.

Narin bu şartlar altında yaşamaya çalışmaktadır. Türlü zorluklara karşın okula gitmeyi başarmıştır, üstelik  başarılıdır da. Tüm bu olaylar arasında, 16 yaşında ilk kez aşık olur. İşte Kahperengi gözlü Fırat burada devreye giriyor ve Narin'in ilk aşkı tabi ki hüsranla sonuçlanıyor. En sonunda yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen Narin üniversite sınavını kazanıyor; Yaslıhan'ı, ailesini ve ilk aşkını arkasında bırakarak İstanbul'a kaçıyor.

Bu sefer Narin'in İstanbul'daki hayat mücadelesini izliyor ve hayatına giren o çok önemli insana tanık oluyoruz: Deniz. Ben bu kitapta en çok Deniz ve Narin'in arkadaşlıklarından keyif aldım sanırım. Utangaç, narin, ürkek Narin'le, ona taban tabana zıt Deniz ve aralarındaki tuhaf denge. Narin üniversitedeki ilk senesinde tanışır Deniz'le. Deniz çok zengindir, uçarıdır, neşelidir; Narin'in olamadığı her şeydir. Ama o da kimsesizdir aslında, geçmişindeki hayaletlerle boğuşmaktadır. İkisi birbirine kol kanat gerer, anne olur baba olur kardeş olur. Narin'in umutsuzluğun dibine vurduğu anlardan birinde Deniz ona şöyle der:

'Sen kendine bakacaksın. Senin kendine bakamadığın zaman da ben sana bakacağım. Hepsi bu!'

Narin, Deniz'in de desteğiyle İstanbul'da kendine bir hayat kurar, meslek edinir, para kazanır, geçmişini arkasında bırakır. Ta ki bir partide ilk aşkı Fırat'a rastlayana kadar. Bu andan sonra eski sayfalar tekrar açılır, yüzleşmeler başlar.

Son söz Hande Altaylı'dan gelsin. Kitabın sevilesi karakterlerinden Erdoğan'ın karısına duyduğu aşkı anlattığı iki leziz cümle.

'Bir kahkahasıyla güneşi açtırırdı onun karısı, saçlarını beline döktü mü kuşlar öterdi. Aslında ne güneşin açtığı vardı ne kuşların öttüğü ama işte öyle severdi Erdoğan, Ümmühan'ı.'

6 Ocak 2013 Pazar

George R. R. Martin'den Kargaların Ziyafeti*


'Alev kehanetçileri sadece üç şeyin maddeden daha sıcak yandığını söylemişti: Ejderha alevi, dünyanın altındaki ateşler ve yaz güneşi.'




Kargaların Ziyafeti, Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin 4. kitabı. Seri, Türkiye’de Game of Thrones ismiyle tanınıyor, yani ilk kitabın ismiyle. Kargaların Ziyafeti aslında 4. kitap olsa da, Epsilon Yayınevi kitapları 1. ve 2. Kısım şeklinde ikiye bölerek basmayı tercih ettiği için, Türkçe edisyonunda 7. kitaba tekabül ediyor. Peki  ben neden okuduğum ilk 6 kitabı es geçtim ve incelemeye Kargaların Ziyafeti  1. Kısım’dan başladım? Çünkü önceki kitapları okuyalı çok uzun zaman oldu. Bu yüzden şimdilik bilgisi ve etkisi en taze olanla başlamak en mantıklısı.

Kargaların Ziyafeti’ni okumaya başlamadan önce, spoiler almamaya dikkat ederek şöyle bir kamu oyu yoklaması yapmıştım. Okuduğum tüm yorumların tek bir ortak noktası vardı, o da bu kitabın çoook sıkıcı olduğu yönündeydi. Öteki kitapların heyecanı yok, zaten ana karakterlerin çoğu kitapta yer almıyor, bu ne biçim iş diyorlardı. Evet gerçekten de önceki kitaplardan alıştığımız ve sevdiğimiz bir çok  karakter bu kitapta yok. Ama bu durum kitabın sıkıcı olduğu anlamına filan gelmiyor.  Hatta tam tersi, önceki kitaplarda çok fazla detaylandırılmamış yan karakterlerin daha ayrıntılı şekilde işlenmesi bence çok iyi bir fikir olmuş.

Jamie, Cercei, Sam, Arya ve Sansa önceki kitaplardan alışkın olduğumuz isimler. Bunların dışında daha önce satır aralarında sıklıkla ismi geçen ama tek başına bir roman bölümü oluşturmamış karakterler var bolca. Tarthlı Brienne, Prens Oberyn’in yeğeni Dorne prensesi Arianne Martell, Theon Greyjoy’un amcası Aeron Buharsaçlı, Prenses Mrycella’nın Dorne’deki muhafızı Arys Oakheart, kendini Balon Greyjoy’un bir numaralı varisi olarak gören Asha Greyjoy.

Özellikle Greyjoy Hanedanı hakkında daha ayrıntılı bilgi ediniyoruz bu kitapta. Balon Greyjoy’un ölümünün ardından tahtta hak iddia eden kardeşler ve kendini demir tahtın gerçek varisi olarak gören Asha Greyjoy birkaç bölümde karşımıza çıkıyor. Ayrıca Greyjoy Hanedanının çok önemli bir üyesine de tanıma imkanı buluyoruz:  Euron Greyjoy, nam-ı diğer Kargagöz. Ejderhaların varlığından haberdar olan Kargagöz, edindiği bu muazzam bilgiyle taht oyunlarında bir adım öne geçiyor.

Sıklıkla bahsi geçen bir diğer hanedan da Martell Hanedanı. Bundan önceki kitapta Dorne’nin kızıl yılanı Prens Oberyn, Lannister Hanedanının hizmetkarı Gregor Clegane tarafından öldürülmüştü.  Bu kitapta babalarının intikamını almak isteyen, Kum Yılanları olarak tanınan Prens Oberyn’nin gayrimeşru kızları ile Dorne Hükümdarı Prens Doran Martell’in kızı Prenses Arianne’yi tanıyoruz.  Arianne kendini Dorne'nin bir sonraki hükümdarı olarak kabul ettirmek için elinden geleni ardına koymayacak.

Sam'in ana karakter olduğu bölümlerde tanıdık bir sima karşımıza çıkıyor: Jon Kar. Omuzlarına Lord Kumandanlık payesi yüklenen Jon, eski Jon değil. Daha katı , daha soğuk. Belli ki sorumluluk Lord Kar'ı değiştirmiş.

Bir de Brienne var. Tarth’ın Bakiresi. Umutsuzca Sansa Stark’ı arıyor ama fersah fersah yol almasına rağmen yaklaşmaktan çok uzak. Yol boyunca kendiyle, geçmişiyle hesaplaşıyor. Çoğu zaman sinir bozucu fakat yine de ona acımaktan ve sempati duymaktan kendimizi alamıyoruz. Çünkü bütün şapşallığı ve kalın kafalılığına rağmen çok iyi yürekli, çok onurlu bir kadın o. Ya da yaver Podrick Payne’in deyimiyle Leydim. Sör.

Aslında Brienne'in tüm hayatı şu cümlelerin içinde gizli:

'Ben dövüşmek için geldim,' diye ısrar etmişti Brienne. 'Bir şövalye olmak için.'

'Tanrılar, dövüşmek için erkekleri ve çocuk doğurmak için kadınları yarattılar,' demişti Randyll Tarly. 'Bir kadının savaşı doğum yatağındadır.'

Ve Jamie. İlk kitaptan bu yana geçirdiği değişim, Kargaların Ziyafeti'nde doruk noktasına ulaşıyor. O artık eski Jamie değil, kendi vicdanıyla yüzleşmek zorunda kalmış yaralı bir adam. Doğal olarak Cercei bu durumdan hiç ama hiç memnun değil.

Kitabın adının Kargaların Ziyafeti olmasının da bir sebebi var tabi. Üç anahtar kelimeyle söyleyecek olursak; ölü, leş, karga. George Martin öldürmekten kaçınmıyor, hatta o kadar kaçınmıyor ki bir bakıyoruz en beklemedik anda, en beklenmedik karakterin kafası uçuvermiş. Eddard Stark'ın ölümüne inanamayıp, geri dönmesini bekleyen az okuyucu olmamıştır sanırım.


Son söz gece nöbetçilerinin Efkarlı Edd'inden gelsin.

Gördüğüm şeylerin yarısını asla görmek istemedim ve görmek istediğim şeylerin yarısını asla göremedim. Bence konunun istemekle alakası yok.