1 Aralık 2013 Pazar

Yevgeni Zamyatin'den Biz: "Eski insanlar gökyüzünde yüce, canı sıkılan, kuşkucu bir tanrıları olduğunu bilirlerdi. Biz orada; kristalimsi mavilikte, çıplak ve edepsiz bir hiçlik olduğunu biliyoruz."


Yazılmış bütün distopyaların esas kaynağı, atası, esin perisi: Biz.

Cesur Yeni Dünya, Hayvan Çiftliği, 1984 ve Fahrenheit 451 gibi hepsi birbirinden şahane romanlardan bahsediyorum.

Kurt Vonnegut şöyle diyor:

"Otomatik Piyano'yu yazarken olay örgüsünü gurula Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sından ödünç aldım, o da zaten gururla Yevgeni Zamyatin'i Biz'inden ödünç almıştı."

Bu roman su gibi akmıyor, aksine neredeyse her cümlede durmak, düşünmek ve hatta geri dönüp tekrar okumak zorunda kalıyorsunuz. Okudukça, yazarın beyni üzerindeki denetimini kaybettiği sanrısına kapılmanız bile mümkün. Sayfalar dolusu bilinç akışı tekniği, sayfalar dolusu monolog. Ama dediğim gibi, aslında kaynağa iniyorsunuz; bugüne kadar okuduğunuz bütün distopyaların esas kaynağına.

İnsan ruhunun ve sevgi duygusunun yok edilmesi temelinde yeni bir dünya inşa edilir Biz'de. Artık isimler yoktur, insanlar numaralardan ibarettir. Her 'Numara', diğer 'Numara'lar üzerinde bir seks ürünü olarak hak sahibidir. Her 'Numara' belirlenen zamanda yer, belirlenen zamanda uyur ve belirlenen zamanda uyanır.

Biz, çoğunluğun içinde kaybolmuş bir adamın bireyselliğinin uyanışıdır.

"Ama sadece içine bir şey kaçan göz, parçalanmış bir parmak ve ağrıyan diş kendini hisseder ve bireyselliğini kavrar. Sağlıklı göz, parmak ve diş adeta yoktur. Kişisel bilincin sadece bir hastalık olduğu apaçık ortada değil mi?"

Sinan Akyüz'ün Bosna'nın Külleri Üzerinde Uçan İncir Kuşları*


Bu kitabı başarılı bir edebiyat mahsulü olarak değerlendirmek mümkün değil zira ne olay örgüsündeki aksaklıklar ne de yüzseysel karakter analizleri göz ardı edilebilecek gibi değil. Kitabın tel bir can alıcı noktası var, o da konusu: Bosna savaşı.

Tüm dünyanın gözleri önünde yaşanırken, herkesin umarsızca üç maymunu oynadığı Srebrenica soykırımını anlatıyor yazar.

Kitabın kurgudan ibaret olmadığı ve tüm öykünün gerçeklere dayandığı bilinirse, insanın insana yapabileceği kötülüğün hudutsuzluğu daha iyi anlaşılacaktır.

Tipik Bir Ayşe Kulin Romancılığı Örneği: Dönüş*



Gizli Anların Yolcusu, Bora'nın Kitabı ve son olarak Dönüş. Tipik bir Ayşe Kulin romancılığı örneği. Kolay okunan, akıcı ama bir o kadar da yüzeysel satırlar.

Biyografi alanında oldukça başarılı olan bir yazarın, iş romana gelince bu denli çuvallaması gerçekten şaşırtıcı. Sanırım sırf kurgu yazmak bir yerlerde tökezlemesine sebep olurken, hakikaten dişe dokunur şeyler yazabilmesi için ucundan kıyısından gerçekliğe dokunması gerekiyor. Bunun yoluysa, gerçek ve kurguyu harmanlayabileceği biyografiden geçiyor.

Dönüş'de, İlhami, Derya ve Eda'nın öyküsü kaldığı yerden devam ediyor fakat maalesef hikaye Gizli Anların Yolcusu'ndaki o ucuz akrostişin verdiği tattan öteye geçemiyor.

Kulin'in bol kepçeden kullandığı ünlemleri bir kenara bırakıp, Füreya ve Adı: Aylin kıvamında eserler vermesi dileğiyle.

Ve Zülfü Livaneli 'Sevgili'siyle Temple Grandin'e Selam Çakar: Kardeşimin Hikayesi*



Kitabın, ortalama bir okur için sürpriz sayılabilecek sonu elbette ki deneyimli bir okur üzerinde aynı etkiyi yaratmayacaktır. Ve fakat, zaten bir kitabı sırf sonunda hayretlere gark olabilmek için okumak da aymazlığın ta kendisidir.

Dediğim gibi kurt okur kitabın sonundan pek de etkilenmeyecek, hatta daha ilk sayfalarda gizemi kolaylıkla çözecek fakat ana karaktere bağlanmaktan da kendini alamayacaktır. Fevkalade bir düzenin altında yatan o müthiş karmaşayı kim merak etmez ki?

Yazarın, Temple Grandin'in kucaklama makinesinden ilham alarak yarattığı "Sevgili", kitabın en ilgi uyandırıcı unsurlarından. Umuyorum ki hiçbir okuyucu bu makinenin ve onun yaratıcısı Temple Grandin'in adının geçtiği satırları okumayı atlamamıştır zira bu satırlar okuyucuyu müthiş bir yaşam öyküsünün içine sürükleyecektir.

Temple Grandin'in TED konuşması muhakkak dinlenmeli. Buradan.


6 Kasım 2013 Çarşamba

Khaled Hosseini'den Ortadoğu'ya Dair: Ve Dağlar Yankılandı*


Khaled Hosseini'nin romanları özellikle Avrupa ve Amerika'da çok seviliyor ki aslında sebep gayet açık: Oryantalizme duyulan o ağdalı ilgi. Kulağa masal gibi gelen ama aslında şaşırtıcı derecede gerçekliğe yakın olan acı yüklü hikayeler. O hikayeleri dinlemenin ve başkalarının acılarına bu kadar yakın olabilmenin yarattığı zevkli şaşkınlık.

Tolstoy, Anna Karenina'nın giriş cümlesinde şöyle der: 'Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır. Hosseini'nin yarattığı Ortadoğu da, içinde türlü mutsuzluk hikayeleri barındıran kocaman bir aileyi andırıyor.

Ve Dağlar Yankılandı'da da aynı formülden şaşmıyor yazar. Hatta işin içine çok daha fazla karakter ve dolayısıyla çok daha fazla hikaye sokarak daha da girift bir hale getiriyor. Hikaye Afganistan'ın çorak bir köyünde, Peri ve Abdullah ile başlıyor ama elbette ki orada durmuyor, kilometrelerce yol tepip Fransa, Yunanistan ve Amerika'ya kadar uzanıyor. Ama başlangıç noktası hep Afganistan, hep Ortadoğu.

İç burkan, akıcı ve güzel kitapların yazarıdır Khaled Hosseini.
Mutlu sonlarla pek işi olmaz,
hadi oldu diyelim, o zaman bile ağızda acı bir tat bırakır.
Ve Dağlar Yankılandı acı bir kitap, acı ama bir o kadar lezzetli.

1 Kasım 2013 Cuma

Sinan Sülün'den Sıradanlığın Zaferi: Karahindiba*


Sinan Sülün'den 3 hikaye: Aralık, Mavi Pelikan ve Karahindiba.

Bakar körlerin dünyasından çıkmış 'gören' bir adamın hikayeleri bunlar. Hepsi de öyle güzel ve doğru bir gözlemin ürünü ki; işinden-eşinden ayrılmış bezgin Rıfat da sizsiniz, iş görüşmelerinde saçma sapan onlarca soruya maruz kalan Adnan da, o bembeyaz tüylü, kara gözlü pelikan da.

Güzel bir kitap sözcükleriyle dokunur size. Temas gibi bir şeydir, hissedebilirsiniz neredeyse. “Sevmediğin insanlar için sevdiğin insanları incitme abi.” Tek başına hiçbir kudreti olmayan dünyanın en basit sözcüklerinin bir araya gelince böylesine net, sade ve güzel olması; işte budur size dokunan, hatta tutan, sarsan.

Marguerite Duras şöyle der: “Şimdiye kadar sokakta kimsenin arkasını dönüp de bana baktığını sanmıyorum. Ben sıradanlığın ta kendisiyim. Sıradanlığın zaferi...”

Karahindiba’da sıradanlığın zaferidir, ta kendisidir.


25 Ekim 2013 Cuma

Ne Kadın Ne Erkek, Hem Kadın Hem Erkek: Jeffrey Eugenides'den Middlesex*


Soğan gibi bir kitap bu. Katman katman. İlk kat bir hikayeyse, ikinci kat bambaşka, üçüncü kat ondan da başka bir hikaye. Romanın odağında ise  daima Calliope/Cal.  İsmi hayatının belli dönemlerinde farklılık gösterebiliyor çünkü, o, kuşaktan kuşağa aktarılan bir genin vücut bulmuş hali. O bir hermafrodit. Ne kadın ne erkek, hem kadın hem erkek.

Roman, Osmanlı dönemi Bursa'sında ıssız bir dağ köyünde başlıyor. Cal'ın büyükannesi ve büyükbabasının hikayesini okuyup, Türk-Yunan savaşına tanıklık ediyoruz. Ardından Detroit'e uzanıp büyük buhranın içine dalıyoruz, hayatımıza Cal'in anne ve babası giriyor. Ve son olarak da Cal. Aslında kitap boyunca o genin peşinden koşup, sebeplerini ve sonuçlarını anlamaya çalışıyoruz; bu kitabın müsebbibi olan o geni.

3 kuşağın hayatı mikroskopik ayrıntılarla öyle güzel işlenmiş ki, kitabı okurken bir anda Desdemona'nın ipek böceği yetiştirdiği odanın kokusu geliveriyor burnunuza. Ya da kendinizi bir anda Detroit'de, büyük buhran döneminde buluyorsunuz ve fabrika bacalarından çıkan o yoğun duman çörekleniyor ciğerlerinize. Bir an, soyunma odasında arkadaşlarına çaktırmadan giysilerini çıkarmaya çalışan Calliope'yken; bir anda güzel bir kadını öpen Cal'e dönüşüyorsunuz. Kelebeğin metamorfozunu izler gibi Calliope'nin/Cal'in değişimine, çok özel ve çok kırılgan bir şeye tanıklık ediyorsunuz.

Aldığı Pulitzer ödülünü sonuna kadar hak eden, nakış gibi işlenmiş bir kitap Middlesex. Türkçe çevirisi de bir o kadar başarılı. Buna rağmen Türk okuyucular tarafından neredeyse hiç bilinmemesi ve okunmaması ise büyük kayıp.

21 Ekim 2013 Pazartesi

Patrick Rothfuss'dan İsimlerin Gücüne, Şeylerin Özüne, Peri Masallarının Varlığına ve Yokluğuna Dair: Kral Katili Güncesi*


Kvothe. 

Bir kumpanyacı ve gerçek bir edema ruh. Dünyadaki bütün öyküleri bilir, lavta çalıp şarkı söylediği zaman insanları duygunun binbir tonuna sokar. Bir dakika önce kahkahalar atar, ikinci dakika gözyaşlarına boğulursunuz. Bir dizeyle bulutların üzerine çıkar, aynı hızla yeryüzüne çakılırsınız; yeter ki o lavtasını tıngırdatsın.

Alev saçlı Kvothe.

Rüzgarın adının peşinden koşmaya karar verdiğinde bacak kadar, ilk sempati bağını kurduğunda ondan biraz büyüktü. Üniversite'ye kabul edildiğinde, yaşıtlarının başvurmasına bile daha yıllar vardı. Sihir diye bir şey olmadığını ve peri masallarına inanmaması gerektiğini öğrendi. Ve sonra aslında ne kadar da inanması gerektiğini. 

Kansız Kvothe, Kral Katili Kvothe.

Çok isimle anıldı, hakkında türlü öykü anlatıldı. Çoğunu da kendi uydurdu. Yalan söyledi, kavga etti, hırsızlık yaptı. O gerçek bir kahramandı.

Kvothe'nin tüm hayatını öğrenebilmemiz için tam 3 günümüz var. Birinci gün Rüzgarın Adı, ikinci gün Bilge Adamın Korkusu ve üçüncü gün 'The Stone of Doors'. O anlatıyor, biz dinliyoruz. 

Patrick Rothfuss'un beyninden öpülesi bir hayal gücü ve şapka çıkarılası bir özgünlüğü var. İlk iki kitap 2000 sayfaya yakındı ve cinayet aracı olarak kullanılabilecek kadar kalındı, umarım üçüncüsü de onlardan aşağı kalmaz. Zira sanki bu kitaplar bitirilmek için değil; okumak, okumak ve yine okumak, hatta içinde kaybolmak için yazılmış.

15 Ekim 2013 Salı

Patrick deWitt'den Bir Western Romanı: Sisters Brothers*


Tozlu sarı yollar. Kuş uçmuyor, kervan zinhar geçmiyor. 2 erkek kardeş. Olabilecekleri kadar pis ve iriler. Nehir kenarında küçük bir kamp kurmuşlar. Üstleri başları leş gibi ama içlerinden birinin elinde hiç beklenmedik bir nesne var. Bir diş fırçası. Dişlerin de temizlenmesi gerektiğini öğreneli 2 gün oldu. Köpürttükçe köpürtüyor. Ağzının içinde mis gibi kokan bir orman!

Birinin kalbinin olduğu yerde kocaman bir taş var, diğerininki ise incecik yufka. Ama farketmez. Ne de olsa ikisi de birer kiralık katil. Onlar Sisters Brothers.

Üzerinize başınıza incecik tozlar yapışacak bu romanı okurken. Kulağınıza bir country şarkısı çalınacak. Zaman zaman kan gövdeyi götürecek olsa da genellikle müstehzi bir tebessüm olacak dudaklarınızda.

Irish Times ne demiş?

'Çok iyi, çok eğlenceli, çok efkarlı.'

25 Temmuz 2013 Perşembe

Beth Revis'den Evrenin Ötesi*




Bu kitap hakkında öyle övgü dolu sözler duymuştum ki, beklentilerim had safhada başlamıştım okumaya. Fakat sonuç müthiş bir hayal kırıklığı.

Öncelikle çeviriden ve redaksiyondan bahsetmek lazım. Kısaca şöyle söyleyeyim, son zamanlarda gördüklerimin en başarısızı. Kitap kapağına New York Times Bestseller etiketini yapıştırmak kolay ama onun hakkını vermek zor iş değil mi Olimpos Yayınları? Kanımca, hem bu kadar kötü bir çeviri hem de bu kadar kötü bir imla okuyucuya saygısızlığın vücut bulmuş halidir. Unutulmamalı ki, redaksiyon bir kitabın yayınlanma sürecindeki  en önemli ayaklarından biridir ve kesinlikle, ama kesinlikle atlanmaması gerekmektedir. Bu kitapta ise görmezden gelindiği apaçık ortada.

Bu iki önemli unsuru bir yana bırakıp, içeriğe gelirsek ondan da pek fazla medet umulmaması gerektiğini söyleyebilirim. Aslında oldukça ilgi çekici başlayan ama sonra gittikçe yavanlaşan bir konu var maalesef elimizde. Yazar sanki ilk bölümde tek atımlık şansını kullanmış, sonrası ise puff! Kof sayfalar. Ortaokul seviyesinde bir dil. 

Evrenin Ötesi, 3 kitaplık bir serinin ilki. Serinin ikinci kitabı olan Bin Muhteşem Güneş de dilimize çevrilmiş durumda, üçüncüsü ise muhtemelen çok yakında raflarda yerini alacak. Ben seriyi tamamlamayı düşünmüyorum zira okunacak çok daha iyi kitaplar var. 'Başladıysan bitir' şeklindeki son derece gereksiz kitap okuma mottomdan kurtulabildiğim için bunu yaparken hiç zorlanmayacağım da. Zira zamanımız bu kadar kısıtlı ve kıymetliyken, sevmediğimiz şeyler üzerinde diretmek çok ama çok saçma.

Olimpos Yayınevi'nin iyi bir çevirmen ve redaktörle anlaşması dileğinde bulunur, yazıyı sonlandırırım.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

David Nicholls'dan Bir Gün*


İlk 3 sayfası övgülere ayrılmış, bir sürü dile çevrilmiş, üzerine bir de filme uyarlanmış olan bu kitabı duymayan kalmadı sanırım. Ben oldukça geç okudum ama mazeretim vardı. Film afişinin basılı olmadığı kapağı aradım uzun süre. Zira kitap kapaklarının film afişi olmasından zerre haz etmiyorum, o ticari kaygı fazlasıyla canımı sıkıyor. Gerçi eski kapaklı versiyonu bulduğumda da ayrı bir sıkıntıyla karşılaştım ki o da kitabın ilk basımlardan biri olmasından mütevellit inanılmaz redaksiyon hatalarıyla dolu olmasıydı. Yeni basımlarda ikinci bir okuma yapılıp bu hatalar düzeltildi mi bilemiyorum fakat bendeki eski basımın durumu içler acısıydı.

Konudan bahsedelim.

Emma ve Dexter, 1988.

Üniversiteden mezun oldukları geceyi birlikte geçiren çiftimiz ertesi gün ayrılırlar. İkisi de bir ilişki yaşayamacaklarının farkındadırlar ama zaman içerisinde aralarında beklenmedik bir bağ kurulur. Hani ne tam olarak arkadaş, ne de sevgili olabildiğiniz, aralarda bir yerlerde serseri mayın gibi dolaştığınız ilişkiler vardır ya, Em ve Dex'de tam da bu durumun ortasına düşüverirler. 20 sene boyunca oradan oraya savrulurlar ama asla tam olarak kopmazlar.

Kitap, her yerde lanse edildiği gibi müthiş bir aşk hikayesi değil aslında. O pespembe hikayelerde esamesi okunmayan kırgınlıklar, kızgınlıklar, aldatmalar, aşağılamalar ve aşağılanmalar bu kitapta bolca mevcut. Em ve Dex'in de o alışıldık roman kahramanları ve onların akıl almaz mükemmellikleriyle uzaktan yakından alakası yok mesela. İkisi de gayet falsolu hayatlar yaşayıp, saçma sapan hatalar yapabiliyorlar. Hepimiz gibi. Yani aradığınız peri masalına şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

Bu arada kitabın film uyarlaması oldukça başarılı. Üşenirim, kitabı okuyamam derseniz aşağıda fragmanı var, bir göz atın.


8 Mayıs 2013 Çarşamba

Ally Condie'den Eşleşme*



Yeni nesil distopyalara bir yenisi daha eklendi: Eşleşme. Distopya, kitap dünyasının yükselen trendi, özellikle şu günlerde hiç olmadığı kadar popüler.  Bence son dönem distopya yazınlarını, türünün ilk örneklerinden ayıran en önemli özellik, bu eserlerin bariz şekilde genç yetişkin türüne kaymış olması. Son birkaç yıldır bu tarzda yazılan kitapların hitap ettiği okuyucu kitlesinin yaşı daha küçük, dil ve anlatım da ona göre daha basit. Yaratılan evrenler oldukça şekerli,  karakterler ise çok daha umut dolu.  George Orwell’ın kapkaranlık 1984’ü veya  Aldous Huxley’nin göğse öküz oturtan Cesur Yeni Dünya’sı yanında, bu ve bunun gibi romanlar sanki birer ballı badem. Argümanlar zayıf ve esinlenme had safhada, dil ise oldukça basit ama sürükleyici.  Gayet akıcı olmasından mütevellit okunurlukta bir sıkıntı yok ama beklentiyi yüksek tutmamak gerek. Zira distopya dediğin bol kakaolu, acı bir bitterdir, bunlarsa sanki birer sütlü çikolata.

Eşleşme'de distopyanın olmazsa olmaz öğelerinden biri çıkıyor karşımıza. Herkesi gözleyen, her hareketi izleyen, kendine tanrı rolünü yakıştırmış bir toplum mekanizması. Bu öyle bir toplum ki, ne yiyip ne içtiğinden, hangi sporları yapıp, hangi iş kolunu seçeceğine kadar hayatın her alanına müdahele edebiliyor. 

Toplum, şansa değil, olasılığa inanıyor. Amaç, istatistiki verileri en verimli şekilde kullanmak ve hayatı bu yönde idame ettirmek. Bu şekilde hastalıkların, ani ölümlerin, açlığın ve sefilliğin önüne geçmeyi başarmışlar. Toplum, kurallara uygun yaşadığın takdirde sana acıdan uzak bir hayat vadediyor, ama ne zaman öleceğine de karar vererek. 

'Bugün günlerden pazar. Büyükbabamın sekseninci doğum günü, yani bu akşam ölecek.'

Kitabın adını aldığı eşleşme olayını ise, istatiksel çöpçatanlık olarak tanımlamak mümkün aslında . Bu sistem sayesinde, fiziksel ve düşünsel açıdan birbirine en uygun çiftler bir araya getiriliyor, en nihayetinde de aralarında bir evlilik sözleşmesi imzalanıyor. Amaç yine aynı:

'Eşleşmenin iki amacı vardır: Toplumumuz için olabilecek en sağlıklı müstakbel yurttaşları  yetiştirmek ve başarılı aile hayatını yaşamaya istekli yurttaşlarımıza en iyi fırsatları sunmak.'

Toplum, sanatın özgürlüğü çağrıştırdığını ve teşvik ettiğini düşündüğü için bu alanlara da belli kısıtlamalar getirmiş.

'Toplum her şeyden en iyi yüz tanesini seçmesi için komisyonlar kurmuş zamanında: Yüz şarkı, yüz resim, yüz hikaye, yüz şiir. Geri kalanların hepsi yok edilmiş; yitip gitmiş. Böylesi daha iyi, demiş toplum. Herkes de bunun mantıklı olduğuna ikna olmuş. Bu kadar kontrol altında tutulan herhangi bir şeyi nasıl olup da tümüyle takdir edebiliyoruz?'

Kitabın ana kahramanı Cassia işte böyle bir eşleşme gecesinde karşımıza çıkıyor ve o geceden sonra başına gelenler hayatını altüst ediyor. Kitap boyunca onun uyanışına tanık oluyoruz.

Eşleşme, daha önce de söylediğim gibi kendinden önce yazılmış eserlerden fazlasıyla etkilenmiş bir roman. Özellikle George Orwell'ın 1984'ünün ve Ray Bradbury'nin Yakma Zevki'nin izleri çokça seziliyor. O yüzden okumaya başlamadan önce şunu söylemekte fayda var: Bu kitap size yeni bir şey söylemeyecek ama kendini bir çırpıda okutmaktan da geri kalmayacak.


3 Mayıs 2013 Cuma

J. K. Rowling'den Boş Koltuk veya Yedi Ölümcül Günah Çorbası*


‘Küçük bir kasaba hakkında büyük bir roman.’

Romanın arka kapağında yazan kelimeler bunlar. Küçük bir kasaba hakkında büyük bir roman. J. K. Rowling’i tanımayan yok artık. Harry Potter serisi ben dahil birçok insanın kıymetlisi, göz bebeği. Boş Koltuk, bu muazzam seriden sonra yazılmış ilk kitap ve elbette ki beklentiler çok yüksek. Yazar daha kitap çıkmadan uyarısını yapmıştı aslında. Boş Koltuk’un Harry Potter evreniyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, bu kez yetişkinlere özgü bir roman yazdığını üstüne basa basa söylemişti, söylemişti de buna rağmen  kitabın bir yerlerinden Harry’nin çıkmasını umut eden okuyucuların sayısı hiç de az değil. O yüzden şunu söylemek şart: Harry Potter’ın izini sürebilmek amacıyla niyetlendiyseniz bu kitabı okumaya, hemen kapatın kapağını, zira Boş Koltuk’da o evrenin esamesi bile okunmuyor. Bu bambaşka bir dünya. Çok gerçek, çok karanlık, çok bildik bir dünya.

Pagford’dayız. Arnavut kaldırımları, yemyeşil bahçeleri ve düzenli evleri ile tipik bir İngiliz kasabası. Bu şirin, yemyeşil kasabanın, ölümcül büyücüleri ve dehşetengiz büyüleriyle Harry Potter evreninden çok daha karanlık, çok daha kötücül olması oldukça ironik.

Romanın başlama düdüğünü, Pagford’un belki de en sevilen ismi olan Barry Fairbrother’ın geçirdiği beyin kanaması çalıyor. Barry ölüyor, onun hazin sonu ise olayların fitilini ateşliyor.

Barry, neşeli, dürüst ve candan kişiliği ile Pagford’un göz bebeği. Belediye meclisi üyesi olmasından mütevellit, kasabası için canla başla çalışıyor; kendi çıkarlarını zerre gözetmediği için de insanlarda mutlak bir saygı uyandırıyor. Üzerinde çalıştığı son mesele ise Fields.

 Yıllar önce, Pagford'un da bağlı bulunduğu Yarvil şehir meclisi, topraklarını genişletmeye karar verir ve yeni konutlar inşa etmeye başlar. Sonunda, inşa edilen bu konutlar Pagford sınırlarına dayanır ve kasabanın bağımsızlığını tehdit eder. Evler başta kırmızı kagirden inşa edilmiş ama daha sonra ucuza kaçılarak çelik iskeletli çirkin betonarme binalara dönüştürülmüştür. Bu çirkin yapılarla, Pagford arasında tek bir tampon bölge vardır, o da kasabanın önde gelen isimlerden Aubrey Fawley'nin sahip olduğu geniş arazidir. Fawley, arazisinin bir kısmını Yarvil'e satarak yeni konutlar inşa edilmesine ve yıllar sürecek bir garezin başlamasına sebep olur. Bu çirkin evlerin bulunduğu bölgeye Fields adı verilir ve yıllar içinde Fields çirkin, hem de çok çirkin bir şeye dönüşür.

Pagford’un olduğu her şeyin tam karşıtıdır Fields. İnci gibi evler yerine kırık dökük harabeler vardır burada. Evlerin önü yemyeşil çimlerle bezeli değil, çoraktır, pistir; rengarenk çiçekler yoktur bahçelerinde, oraya buraya serpiştirilmiş araba lastikleri çarpar göze. İşinde gücünde insanlar da yoktur burada, elini sallasan uyuşturucu bağımlısına çarpar. Barry Fairbrother da işte burada doğmuştur. Ama o, bu berbat ortamdan sıyrılmayı başarmış, iyi bir iş, iyi bir eş ve güzel çocuklara sahip olmuştur, olmuştur olmasına da geldiği yeri de asla unutmamıştır. Ama ona bu durumu unutturmak isteyen çok insan vardır. Özellikle de Howard Mollison.

Howard Mollison, doğma büyüme Pagford’ludur. Hatta ona Pagford'lu demek hakkını yemek olur, o Pagford'un ta kendisidir!

'Ben Pagford'luyum' derdi Howard, yazın gelen turistlere; 'doğma büyüme buralıyım'. Bunu öylesine söylermiş gibi görünse de, aslında övünüyordu. Pagford'da doğmuştu, orada ölecekti ve gitme hayali kurmamıştı hiç, manzara değişikliği de istememişti, çünkü etraftaki orman ile nehrin mevsimsel dönüşümlerini seyretmek ona yetiyordu; Meydan'ın baharda çiçek gibi açmasını, Noel'deyse ışıl ışıl olmasını seyretmek yetiyordu ona.  Barry Fairbrother bütün bunları biliyordu; hatta dile getirmişti de. Kilise salonunda, masanın karşısından gülmüştü. 'Biliyor musun Howard, bana göre sen Pagford'sun. İstifini hiç bozmayan Howard, 'Bunu hangi niyetle söylemiş olursan ol, iltifat kabul edeceğim Barry' demişti.

Howard'ın kocaman bir cüssesi, cüssesinden de büyük bir egosu vardır. Barry'nin baş muhalifidir. Barry, Fields'a ne kadar bağlıysa, Howard da Fields'den o kadar nefret etmektedir. Howard'a göre Fields, Pagford'un yüz karasıdır ve bir an önce ondan kurtulmak gerekmektedir!

İşte kitabın en önemli çatışma noktası da burada karşımıza çıkıyor. Howard ve müttefikleri Fields'ın, Yarvil'e iade edilmesini istemektedir, bu sayede kendi sınırları içinde bulunan bu sefil yerleşim yerinden sonsuza kadar kurtulabileceklerdir. Barry ve yandaşları ise Fields'ı kapı dışarı etmeye ve orada yaşayan insanları yüz üstü bırakmaya şiddetle karşı çıkmaktadır. Fakat Barry'nin ölümüyle, zaten sayıca az olan Fields yanlıları en önemli kalelerini kaybederler. Şimdi ortada bir 'boş koltuk' var. Peki o koltuğa kim oturacak?

Rowling, az mekanlı bol karakterli bir roman çıkarmış ortaya. Kitapta aslında bir ana kahraman yok, karakterlerin hepsi eşit derecede öneme sahip ve neredeyse hepsi ayrıntılı şekilde işlenmiş. Onları usturuplu ve özenli dış kabuklarıyla görmüyoruz sadece, kendilerinden bile gizlemeye çalıştıkları zayıflıklarına, kötülüklerine ve hatta sapkınlıklarına şahit oluyoruz.

Rehberlik öğretmeni Tessa, dış görünüşünden muzdarip bir kız öğrenciye yol göstermeye çalışır ve ona asıl önemli olan şeyin kişilik olduğundan bahseder. Peki gerçekten de aklından geçen bu mudur?


'Bir futbolcunun karısının son beş günde giydiği kıyafetleri sergileyen bir dizi fotoğrafların altyazılarını okudu. Kadının uzun ve ince bacaklarını incelerken, öyle bacaklara sahip olsa kendi hayatının kim bilir ne kadar farklı olacağını düşündü. Neredeyse tamamen farklı olurdu diye düşünmeden edemiyordu ister istemez. Tessa'nın bacakları kalın, biçimsiz ve kısaydı, onları çizmelerle gizlemek istiyordu sürekli, ama çoğunlukla fermuarlarını baldırlarından yukarıya çekemiyordu. Rehberlik odasına gelen küçük, gürbüz bir kıza dış görünüşün önemli olmadığını, kişiliğin çok daha önemli olduğunu söylediğini anımsadı. Çocuklara ne saçma şeyler söylüyoruz diye düşündü, dergisinin sayfalarını çevirirken.'

Peki bir annenin çocuğunu sevmemesi mümkün müdür? Kızı Patricia'nın lezbiyen olduğunu öğrendiği günden beri Shirley -mış gibi yapmak için elinden geleni yapar; severmiş gibi, özlermiş gibi.

'Kendi çocuğundan hoşlanmamak diye bir şey olmazdı. İnsan istediği gibi olmasalar da çocuklarını sevmeliydi; akrabalık bağı olmasa sokakta yanından bile geçmek istemeyeceğiniz tipler de olsalar sevmeliydi.'

Bu kitapta, öğrencilerine uygunsuz cinsel davranışlarda bulunmakla suçlanmaktan ölesiye korkan hasta bir müdür yardımcısının hezeyanları var.

'Anılar kadar, duyusal kadar gerçek gibi glen düşünceleri, vahşi ve iğrenç düşünceleri anımsıyordu: Genç bedenlerin arasından sıkış tıkış geçerken birini tutup sıktığını... Acı dolu çığlığı... Bir çocuğun yüzünün allak bullak olmasını... Sonrasında kaç kez kendisine sormuştu. Gerçekten yapmış mıydı? Hoşuna gitmiş miydi? Hatırlayamıyordu. Bildiği tek şey bunu düşünüp durduğuydu, gerçekleştiğini gördüğü ve hissettiğiydi. İncecik bir pamuklu bluzun altındaki yumuşacık et; tutmak, sıkmak, acı ve şok, taciz. Kaç kez olmuştu bu? Bilmiyordu. Suçlunun kendisi olduğunu çocuklardan kaçının bildiğini, aralarında bunu konuşup konuşmadıklarını, foyasının ne zaman meydana çıkacağını düşünerek saatler, saatler geçiyordu.'

Bu kitapta, 16 yaşındaki kızının sınıf arkadaşının dudaklarına yapışan 40 yaşlarında bir kadın var.

Bu kitapta, okulda aşağılanan, evde ise ya azarlanan ya da görmezden gelinen bir genç kız var; kendini keserek acısını akıtmaya çalışan, kendi kanıyla sakinleşen.

Bu kitapta taciz var, dayak var.

Aşağılanma, hor görülme var.

Bu kitapta hiç kimse sütten çıkma ak kaşık değil ve bu yüzden çok gerçek.

Rowling bize kendi elleriyle 'Yedi Ölümcül Günah Çorbası' hazırlamış; acı acı, boğazınız yana yana için.

Afiyet olsun.

21 Nisan 2013 Pazar

Ayşe Kulin'in 'Sessiz Öyküler'i*


'Ben yazarlık serüvenime öykü yazarak başladım. Öykü yazarlığını çok sevdim. Ama sonradan yazmış olduğum romanlarımın sesi, öykülere oranla o kadar güçlü çıktı ki, öykülerim adete sessizleşip sindiler.'

Ayşe Kulin söze böyle başlıyor ve bize 23 tane sessiz öykü sunuyor. Bu öyküler daha önce, Güneşe Dön Yüzünü, Foto Sabah Resimleri ve Geniş Zamanlar adlı kitaplarda yayınlanmış fakat gün gelmiş, bu mütevazi yazılar silsilesi yazarın romanlarının gölgesinde kalmış, Kulin'de bu hikayeleri tek bir kitapta toplayarak onları tekrar gün yüzüne çıkarmış. Bence iyi de olmuş; tek kitapta 23 hikaye, 23 başka dünya. Bu sayede hikayeler tekrar dillenmiş.

Ayşe Kulin'in en iyi işlediği konulardan biri konak hayatı. Bu kitapta da Taş Duvardır Benim Sevdam adlı hikaye bunun başarılı bir örneği. Konağın efendileri ile varlık sebebi onlara hizmet etmek olan Gülbeyaz'ın kısa ama çarpıcı öyküsü.

'Dünyaya horlanmak, itelenmek, yer silip süpürmek, bulaşık yıkamak, dayak yemek ve zevk aldığından utanmak için gelmiş bile olsa, bir insandı o. Kısa boylu, kara ve kusurlu da olsa bir kadındı.'

Yazarın kalemine aşina olanları şaşırtabilecek hikayeler de mevcut kitapta. Mesela, konusunu 90'larda yaşanan kupon çılgınlığından alan Sadece 1457 Kupona. Hikayenin ana karakteri Semiha, gazetelerden kupon kesme işine yıllar önce başlamıştır. İlk ganimetleri, 72 kupona sahip olduğu mavi taşlı küpelerdir. Sonra kuponla bardak alır, çanak alır, bulaşık makinesi, çamaşır makinesi alır, hatta uzun uğraşlar sonucu kuponla ev sahibi bile olur. Ama gazetelerin vaatleri bitmez. Semiha'nın son hedefi, 1457 kupona sahip olacağı 'Güçlü Erkek'tir!

'Derken, Yeni Arayış gazetesi karşı atağa geçti. Bu gazete 1457 kupona 30 yaşını geçmemiş, boyu 1.59 cm'in altında olmayan, sağlıklı ve cinsel gücü garanti belgeli erkekler dağıtacaktı. Semiha, biriktirmekte olduğu elbise askıları ve makyaj malzemeleri kuponlarını gözden çıkarıp gazetesini değiştirdi ve Yeni Arayışlar almaya başladı.'

Mastektomi adlı hikayede, büyük göğüslü olmaktan hayatı boyunca yakınmış bir kadının kanserle imtihanını izliyoruz. Utanç sebebi olarak gördüğü göğüslerinden birini kaybetme ihtimali, kadınlığını kaybetme ihtimali gibi gelir kahramana.

'Yaşlar gözümden sel gibi boşanıyordu. Mememi istiyordum. Mememi seviyordum. Vazgeçtim onu beğenmemekten. Dümdüz göğüslü kadınlara gıpta ettiğim için çok çok çok pişmanım Allahım. Memelerimin beni rezil ettiği durumların hepsini affetmeye hazırım. Varsın bluzlarımın düğmesi en olmadık yerlerde kopuversin. Eğildiğimde ben fark etmeden mayomun dışına fırlasınlar. Yalvarırım bağışla mememi bana Tanrım...'

Yazar, kitaptaki bazı hikayeleri otobiyografik detaylarla süslemiş. Örneğin Mastektomi hikayesinde, kahramanın doğumdan sonra doktor tavsiyesiyle çocuğunu emzirmeme kararı alması ve ilaçlarla sütünün kesilmesi, Ayşe Kulin'in yakın zamanda yazdığı Hayat adlı otobiyografik kitabında bizzat kendi hatırası olarak yer almaktadır.

Bir Cenaze Töreni adlı hikayede yer alan Melo Hanım karakteri, Kulin'in otobiyografik romanında sıklıkla bahsettiği eski kayınvalidesinin bir tezahürüdür.

Bunun yanı sıra, Bozkırda Susuz Büyür Çiçek öyküsündeki Mühendis Nuri de, Ayşe Kulin'in en kıymetlisinin, babasının ta kendisidir. Dağ, tepe, köy, kasaba demeden gezen, hepsini birer birer ışığa kavuşturan mühendis babası satırlarda vücut bulur.

Ayşe Kulin, hayattan yola çıkıyor ve hayal gücüyle harmanladığı 23 hikaye sunuyor bize bu kitapta. Fakat nasıl ki 5 parmağın 5'i bir olmuyorsa, 23 hikayenin 23'ü de bir olmuyor. İyiler var, çok iyiler var, bir de onların yanında biraz boynu bükük kalanlar.

Son söz, Son Zamanlar'dan gelsin. 3. hikaye, 65. sayfa.

'-Dede, bu kızlar örtünmeyerek günaha giriyorlar.
Gözlerini kısıp torununa baktı ihtiyar. 
-Beni de günaha sokuyorlar.
Bak evlat, dedi ihtiyar. Şu bahçede vişne toplayan kızların hepsi senin bacılarındır. Dayı kızların, emmi kızların. Onlarla birlikte büyüdün sen, beşikleriniz yan yana kuruldu avlularda. Gönlünü ferah tutamıyorsan onlara karşı, hepsini kara çarşafa soksam da sen yine günaha girersin. Günah onların saçlarında değil, senin yüreğindedir.'


13 Nisan 2013 Cumartesi

Mine Söğüt'den Beş Sevim Apartmanı ve Cinler ve Periler ve Rüyalar*



Deliliğin sınırlarında gezinmiyor bu roman, aksine tam ortasında cirit atıyor.

'Pencerelerin öyküleri yaşamın tüm sırlarını içinde saklar.'

Kitap bu cümleyle başlıyor ve 127 sayfa boyunca iddiasından bir an bile uzaklaşmıyor. Beş Sevim Apartmanı ve bu apartmanın beş penceresinin kendine özgü birer sırrı var, sırayla bir bir izliyoruz hepsini. Bir de bodrum katı var ki, orada bambaşka bir hikaye yaşanıyor.

Önce, Beş Sevim Apartmanı'nın, apartman olmadan önceki haline şahit oluyoruz. Yıllar öncesine, Cihangir'deki Pürtelaş Sokağı'na, 17 numaralı ahşap eve gidiyoruz.

'Yıllar önce İstanbul'un Cihangir semtinin yokuşlarla, merdivenlerle haşır neşir sokaklarında yerini henüz betonarme binalara kaptırmamış solgun, sessiz ahşap evler vardı. Çoğu yıkılmaya yüz tutan, aralıklı ahşaplarının içinden sert Boğaz rüzgarlarının uğultusu hiç eksilmeyen bu evlerden biri de Pürtelaş Sokağı'ndaki 17 numaralı ahşap evdi. Yüz yaşını aşkın bir zamandır ayakta kalan, başından geçen üç yangına rağmen yıkılmayan bu 17 numaralı ahşap evde Beş Sevim Huriye diye tanınan yaşlı bir kadın yaşardı.'

Henüz ahşap ev yıkılmamış, henüz yıkılan ahşap evin yerine apartman yapılmamış ve henüz o apartmana Beş Sevim Huriye Hanım'ın ismi verilmemiş. Sahi neden apartmana onun adını vermişlerdi ki? 

'O ılık haziran gecesi, uykusu yıllardır ilk kez erkenden geldi. Ve  o ılık haziran gecesi, uykusunda ilk kez cinli perili rüyalar gördü.'

Bu andan sonra da, ne o ılık ve uğursuz haziran geceleri ne de cinler periler romandan eksik olmadı.

Beş Sevim Huriye Hanım'dan yıllar sonra, ahşap evin yerine yapılan apartmana Doktor Samimi adında bir adam taşındı. Bodrum katına kendi yerleşti, diğer beş kata da akıl hastanesinden türlü katakulliyle çıkardığı beş kişiyi yerleştirdi. Doktor Samimi dahil hepsinin çok önemli bir sırrı vardı. Hepsi cinli periliydi. Ama Doktor Samimi'nin diğerlerinden ayrıldığı çok önemli bir nokta vardı, Samimi Bey cinleriyle perilerine savaş açmıştı. Çocukluğunda kendisine büyülü bir dünya sunan, ama sonra hayatı zehir eden bu gizemli yaratıklardan kurtulmanın bir yolunu bulmak istiyordu. Onu içten içe zehirleyip, yavaş yavaş yok etseler bile...

İşte beş dairesine, beş tane cinli periliyi yerleştirdiği bu apartmanda durmadan çalışır Doktor Samimi Bey. Beş ayrı vaka vardır önünde, beş ayrı hikaye... Oğuz, Yeşim, Yusuf, Elif ve Melike'nin hikayeleri. Karakterlerin önce cinperili hikayelerini, sonra gerçek hikayelerini dinleriz kitap boyunca. Ah o cinperiler nasıl da bulandırmıştır suları.

Karakterlerin hepsi büyük çocukluk travmaları yaşamış ve taa o dönemden kendilerine yeni bir dünya yaratmıştır. Cinperiler de bu dünyanın kadim dostları olmuştur. Sıklıkla da düşmanı. 

Kitapta, hikayelerin içine yedirilmiş bolca rüya tabiri de var. Tabi bunlar bizim bildiğimiz tabirlerden değil. Bunlar cinli perili tabirler, karanlık tabirler, hikayeleri mühürleyip karakterleri içine hapseden tabirler.

'Rüyada kurdele görmek ölüme işarettir. Rüyasında kurdele gören kimsenin yakınlarından biri ölür. Ölür. Ölür. Ölür...'

'Rüyada cinayet görmek, gören kimsenin kendine olan güveninin artacağı anlamına gelir... Rüyasında cinayet işlediğini gören kimsenin gözü, artık kuzgundan da karadır.'

'Rüyada cüce görmek, o kimsenin hayallerinin alt üst olacağı anlamına gelir. Rüyasında cüce görenin, korku damarından ince ince bir acı sızar. Etrafı gama eleme bular...'

Mine Söğüt, son zamanlarda okuduğum en etkileyici satırlara imza atmış. Daha önce de söylediğim gibi, bu roman deliliğin sınırlarında gezinmiyor, tam ortasında cirit atıyor. Öylesine özgün, öylesine karanlık ve her bir satırı öylesine leziz ki, mutlaka okunmalı.

Not: İki sene Cihangir'de, Pürtelaş Sokağı'nda yaşadım, Doktor Samimi ve çetesiyle komşu sayılırım.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Jodie Meadows'dan Ölümsüz Ruhlara ve Ruhsuzlara Dair*



‘Binlerce yıldır, Sur’da milyonlarca ruh yeniden, yeniden dünyaya geldi, her bir yeni yaşamda da geçmiş yaşamlarındaki anılarını ve deneyimlerini beraberinde getirdi. Ana ise bir yeniruh; yani Ana doğduğunda bir başka yeni ruh yok oldu. Kimse bunun sebebini bilmiyoru ve bu, bir felaketin habercisi olabilir.’

Li hamile kaldığında, herkes bir kaç yıl önce ölen Ciana’nın geri gelmesini bekliyordu. Ama doğumla birlikte daha önce hiç karşılaşılmayan bir duruma şahit olundu. Li, daha önce defalarca ölmüş ve defalarca doğmuş Ciana’yı değil, kimsenin tanımadığı yepyeni bir insanı, yepyeni bir ruhu doğurmuştu. Bu Ana’ydı.

Ana, uzunca bir süre kendini Ciana olduğuna inandırmaya çalıştı. O an için hiçbir şey hatırlamıyor olabilirdi ama anılar bir şekilde geri gelecekti, geçmiş yaşamlarını hatırlayabilecekti. Ama olmadı, o Ciana değildi; o tekti, bir yeniruhtu. Ya da annesinin deyimiyle bir ‘Ruhsuz’.

Ana, 18 yaşına kadar annesi Li ile birlikte Mor Gül Kulübesi’nde yaşar. Li, ruhsuz olduğuna inandığı kızını Kalp’den, yani şehirlerinden uzaklaştırmış, bu kulübeye getirmiş ve başka bir ruhun ölümüne sebep olduğuna inandığı için ona hiçbir zaman sevgi göstermemiştir. Ana, annesi için zararlı, uzak durulması gereken, hastalık gibi bir şeydir. Onun sevilmemesi gerektiği gibi, sevmeye de hakkı yoktur.

18. doğumgününde Ana kulübeden ayrılmaya karar verir. Amacı, Kalp’e gitmek , kaynaklardan yararlanmak ve varoluşuyla ilgili bilmeceyi çözmektir. O nasıl bu şekilde dünyaya gelmiştir? Ciana'ya ne olmuştur?

Kalp yolunda Sam ile karşılaşır. 18 yaşlarında görünen ama aslında 5000 yaşında olan bu çocuk, Ana’ya diğerlerinden farklı bir gözle bakar. Ona, ilk defa doğmasının ruhsuz olduğu anlamına gelmediğini söyler. Elbette ki onun da bir ruhu vardır, sadece diğerlerine göre biraz daha yenidir (5000 yıl kadar), o kadar.

Kitapta fiziksel tasvirlerden olabildiğince kaçınılmış. Satır aralarınıa serpiştirilen bilgilerden, ana karakter olan Ana’nın ufak tefek, kestane rengi saçlı, çilli bir kız olduğu  sonucunu çıkarabiliyoruz sadece. Ama bunun yanında, ayrıntılı olarak üzerinde durulan kişilik çözümlemeleri sayesinde, karakterin iç dünyasına birebir şahit olabiliyoruz.

Yazar, 5000 yıllık ruhları oldukça ilgi çekici bir şekilde aktarmış okuyucuya. Var olan 1 milyon civarındaki ruh, öldükten sonra en az 1, en çok 10 yıl içinde yeni bir bedende tekrar dünyaya gelmektedir.  Bir ruhun önceki hayatında iri yarı, sakallı bir adam olması, yeni hayatında ufak tefek, narin bir kadın olamayacağı anlamına gelmemektedir. Kalp’in varolan tüm ruhları, sırası gelince hem erkek hem de kadın olarak bir çok kere dünyaya gelmiş, ölümün türlü çeşidini tatmıştır. Görüntüleri her seferinde değişmiş ama deneyimleri zihinlerinden asla silinmemiştir.

‘Bir süre albümün sayfalarını karıştırdıktan sonra, kollarını birbirlerinin omuzlarına atmış, kırklarının başındaki iki adamın renkli bir fotoğrafını gösterdi. İkisi de fotoğraf makinesine gülümseyen adamlardan biri, diğerine göre daha cüsseliydi ve eli şapkasının siperindeydi. Diğer adamın yüzünde, ağzının bir ucunun yukarı kalkmasına neden olmuş sinsi bir gülümseme vardı. Çekici değildi aslında. Kötü bir cildi ve seyrelmiş saçları olsa da, gülümsemesi ve etrafına yaydığı enerji- ‘Bu sensin,’ dedim, o adamı göstererek.
Sam-genç, yakışıklı bir adam- göz ucuyla bana baktı. ‘Emin misin?’
‘Kesinlikle.’
Tek bir kere başını salladı. ‘Diğeri de Stef. Bu fotoğraf çekildikten bir hafta sonra bir kazada ölmüştü.’ Fotoğrafta görünen Sam’in, yanımda oturan Sam’le aynı adam olduğuna inanmak ne denli güç olsa da, bu sabah tanışmış olduğum kadının, fotoğraftaki diğer adam olduğuna inanmak çok daha güçtü.
Sam,  müzik yapan iki adamla bir kadının fotoğrafını gösterdi. Adamlardan biri piyano başında olduğundan ilk içgüdüm onun Sam olduğunu söylemek olacaktı ki, bana çok doğruymuş gibi gelmedi. Tanıdık bir şeyler bulmak için fotoğraftaki insanları daha yakından inceledim.
Piyanodaki adam kesinlikle Sam değildi. Piyanonun başında oturuşuyla iiligli bir şeydi bu. O ana dek Sam’in yalnızca bir kaç kez çaldığını görmüştüm ama onun asla piyanoyu sahiplenmediğini anlamama yetmişti bu. Sam, piyanosunu okşuyordu. Diğer adamın elinde bir flüt vardı ama çalmıyordu, bu nedenle yüzündeki ifadeyi çözmek kolaydı. Bu bildiğim Sam ifadelerinden değildi. Çok fazla... çok fazla başkasıydı.
Kemanlı kadına baktım.
Uzun boylu, yumuşak, kıvrımlı hatlara sahip bu kadın kemanını çalarken yüzünde arzulu bir ifade taşıyordu. Rahat duruşunda ve piyano ya da piyanoyu çalan adama-hangisine baktığını kestirememiştim- bir şey vardı. Fotoğraftaki kadının yüzüne dokundum.
‘Buldum seni’

Ruhsuz, 3 kitaplık bir serinin ilk halkası olduğu için olaylar bu kitapta tam olarak açıklığa kavuşmuyor. Yeni sorular, dolayısıyla da verilmesi gereken yeni cevaplar var. İkinci kitap Asunder’e kadar beklemedeyiz.

2 Nisan 2013 Salı

Gerçekten de 'Aşk Artık Burada Oturmuyor' mu?*



Nazlı Eray'ın, 'Aşk Artık Burada Oturmuyor'u birbirine bağlı 17 hikayeden oluşuyor. Sonra da bu hikayeler birleşip ortaya bir roman çıkarıyor. Nazlı'nın romanını.

Aşk acısıyla paramparça olmuş kalbini tamir etmeye çalışan bir kadını izliyoruz kitap boyunca. Bu kadın çektiği acı yüzünden sürekli bir devinim halinde. Ağlıyor, gülüyor, kaçıyor, kovuluyor, hayal görüyor, gerçekliğe çakılıyor. Tek derdi kalbini yatıştırabilmek. Ama kırılan kalp kolay yatışmıyor. Nazlı'nın da gecesi gündüzüne, gerçeği düşüne karışıyor.

'Arif Yukarı... Necip Aşağı... Sevda Gece Dolaşır' adlı hikayesinde, Nazlı, gecenin bir yarısı sokakta var gücüyle koşan bir adam görür. Merak edip sorar:
'Birinden mi kaçıyorsunuz?'
Adam cevap verir.
'Sevgilimi terk ettim az önce. Dört yıldır beraber olduğum kadını terk ettim. Kaçıyorum... Ondan ve kendimden... Üç saattir durmaksızın koşuyorum... Artık beni yakalamasına, bulmasına olanak yok. Gecenin içine dalmış durumdayım. Bu üç saat boyunca aramızda yıllardır kararlaştırmış olduğumuz tüm kuralları kırdım, bir sınırı geçtim, anlıyor musunuz?'

Nazlı adama tekrar sorar. Kaçtığı kadın onu kovalar mı acaba?

'Yok, kovalamaz. Nasıl kovalasın. Bilmez ki nerede olduğumu. Ama ben kaçmalıyım, gücüm yettiğince kaçmalıyım. Yoksa geri dönebilirim. Bu işte zaman çok önemli. Ben dolu dolu dört yılın içinden fırlamış kaçıyorum. Kolay değil bu. Dört yıldır her gece içine girip yatmaya alıştığım yataktan, kenarı oyalı yastık kılıfından, tavandan sarkan yatak odası lambasının loş ışığından, kokusuna alıştığım kadının boynundan, sabah kahvaltılarındaki zeytin peynir tabaklarından, evdeki tüm aynaların içinden, fotoğraf albümlerinden, dolaplardan, televizyonun karşısındaki sedirden, o evin ezberlediğim yolundan, pencerelerinden görünen sokaklardan, salondaki solgun koltuklardan, el örgüsü yastık yüzlerinden, koridordaki yol keçelerinden, bir telefon defterinin içinden, bir deste anahtardan, banyo kapısının ardındaki kirli torbasının içinden, ne bileyim ben, daha böyle bir çok şeylerden kopmuş, kaçıyorum şu anda.'

Çok geçmez, Nazlı yine gençten bir adamın onlara doğru var gücüyle  koştuğunu  görür. Dayanamaz, yine sorar; sen de mi birinden kaçıyorsun?

'Ben mi?' der adam. 'Ben bir kadının peşinden koşuyorum. Onu yakalamaya çalışıyorum. Ellerimin arasından kayıp gidecek diye ödüm kopuyor. Elimde hediye paketi, geceden bu yana koşuyorum. Biraz daha gayret  edersem, sabaha kalmaz, onun yaşamına gireceğimi biliyorum.'

Kitapta en sevdiğim hikaye buydu sanırım. Yazar, 'koşmak' metaforundan yola çıkarak, aşkın basit ama çok açık bir tarifini yapmış kanımca. Bu biri kaçan, biri kovalayan iki adam aslında aynı kişi değil midir? Ötesini berisini düşünmeden koşa koşa girdiğimiz ilişkilerden, yine koşa koşa can havliyle kaçıyoruz. Aşk sanki kuyruğunu yutmuş bir yılan, sonsuz bir döngünün içinde yuvarlanıp duruyoruz. 

Kaç, kovala, kaç, kovala, kaç, kaç, kovala, kovala, kaç...

Nazli Eray


Nazlı Eray'ın tüm hikayeleri, birer büyülü gerçekçilik akımı örneği. Mesela 'Anıları Paylaşmak' hikayesi.

Bu hikayede, iki ayrı tepenin üzerindeki iki aşık, mal paylaşımı yapar gibi anılarını paylaşırlar.

'Ne oluyor böyle? Havada odalar, pastaneler uçuyor! Yoksa ben mi yanlış görüyorum?' diye sordum. Çingene başını salladı. 'Doğru söylüyorsun abla,' dedi. 'Gerçekten havada pastaneler, odalar uçuşuyor! Şu iki tepenin üstünde iki aşık var, kavga edip ayrılmışlar. Yani ilişkiyi bitirmişler senin anlayacağın. Şimdi anılarını paylaşıyorlar. Anladığım kadarıyla, kim neyi istemezse ötekine fırlatıp atıyor.' Bana bakarak ekledi.

Ayrılığın en zor yanı bu değil mi? Birlikte yaşananlar, biriken anılar, sevilen, sevdirilen kentler..

Biz bu görüntüye bakarken, öteki yandan Bodrum kalesi fırlatılmıştı, havada bir yay çizerek tepeye saplandı.'

Peki ya 'Pazartesi Gecesi Düşü' hikayesindeki 'Gidenler Geri Gelir' televizyonu?

'Bambaşka bir televizyon vardı içerideki odada. Üstünde 'Gidenler Geri Gelir' yazıyordu. Bu yazı beni heyecanlandırmış, bir yandan da perişan etmişti. Siyah beyaz bir televizyondu bu. Düğmeleriyle biraz oynayınca, hiç bilmediğimiz değişik kanallardan görüntüler veriyor, sanki değişik bir fotoğraf albümü işlevini görüyordu. Bir gün, bu değişik televizyonun düğmeleriyle oynayıp seni ararken, ortaokuldaki sevgilim Edis'i karşımda bulmuştum!'

Özlediklerimizi, düşündüklerimizi, merak ettiklerimizi, yani geçmişimizi, böyle bir televizyon yardımıyla izleyebilseydik, acaba mutlu mu olurduk, yoksa kapanmış bir yarayı kaşımaktan öteye gidemez miydik?

Hücre Mühendisi Nizami Öney ve Nazlı'nın açtığı 'Mutluluk Kliniği'nden de bahsetmek lazım. Önce gazeteye verdikleri ilanı okuyalım.

'Gidenler geri geliyor!
Sevgili kadınlar. Eğer sevdiğiniz erkek kaçtıysa, sizi terk ettiyse üzülmeyin. Artık bunun bir çaresi var. Kaçak, en geç iki saat içinde elinize teslim edilir. Koynunuza girer. Aksi takdirde alınan ücreti geri veriyoruz. Ayrıntılı bilgi ve başvuru için telefonumuz aşağıdadır.'

Giden sevgilinizin tek bir saç telini Nizami Bey'e getirin, size 2 saat içinde yenisini yapsın! Ama şunu unutmayın, fiziksel olarak tamamen aynısı olsa da; belleği, hatıraları, geçmişi silinmiş olarak gelecek dünyaya yedek sevgiliniz.

Çıkan sonuçtan memnun kalmadınız mı? O zaman sizi 'Erkek İade Reyonu'na alalım. Mutluluk Kliniği iade kabul ediyor ama bir şartla, alınan ücret geri verilmez!

'Necati'yi iade etmek istiyorum. Defolu gibi... Mutsuzum, o da mutsuz. Eski birlikteliğimizi kuramadık. O eskiden çok sert bir erkekti; şimdi tam tersi. Eskiden hiç yüz vermezdi bana; sevgisinden hiçbir zaman emin olamamıştım. Şimdi ise çok üzerime düşüyor. Ben eskisine alışmışım. Bunaldım. O da mutsuz. Dediğim gibi, başka işler de iyi gitmiyor... Akşam oturduk, birlikte karar verdik ve işte buraya geldik.'

Nazlı Eray, düş ile gerçeğin harmanlandığı 143 sayfalık bir yolculuk sunuyor bu kitapta.

'Yaşlı bir meleğin romatizmalı kanatlarını çırparak sofraya yeni yıl pastası koyduğu' pek kitap yoktur kanımca.

Son Söz: Yaşlı meleğin hepimize bir mesajı var.

'Bulutlardan aşağı sarkmak yasak!'

26 Mart 2013 Salı

E. L. James'den Özgürlüğün Elli Tonu veya Pişmanlığın Binbir Tadı*



Serinin üçüncü ve son kitabı. E. L. James bu kitabında da sayfalar dolusu yazmış, yazmış da yazmış ama dişe dokunur tek bir sayfa yok. Hatta 3 koca kitabı toplasak, tek bir kitap edebileceğinden dahi şüpheliyim, öyle kötü. Seks ekseninde dönmeyen ve okuyucuya aksiyon unsuru olarak sunulan tek bir konu var,  o da 2. sınıf bir macera filminden hallice.

Hiç bir edebi değeri olmayan, edebi değeri olmasını bırak, zerre sürükleyiciliğe dahi sahip olmayan bu serinin  Türk okurlara tek bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Cinselliğini özgürce yaşayamayan, cinsellikle ilgili materyallere karşı derin bir utanç duyan ama içten içe merak etmekten de kendini alamayan Türk kadınlarına bu kitaplar sayesinde gün doğdu, bence çok da iyi oldu. Edebiyat kisvesi altında yazıldığı için, baştan aşağı seksle döşenmiş  olsa bile utanıp sıkılmadan okuyabiliyor kadınlar bu seriyi.  O yüzden okusunlar. Şu bastırıla bastırıla minnacık kalmış özgüvenleri biraz olsun yerine gelecekse durmasın, okusunlar. Edebiyat hak getire ama olsun, yine de okusunlar.

22 Mart 2013 Cuma

Ece Temelkuran'dan Bir Çöl Güzellemesi: Düğümlere Üfleyen Kadınlar*


'Yerküre ne ki, bizim hikayemize nispetle bir pamuk topu!'


Çok katmanlı kitapları okumak zordur, hakkında bir şeyler karalamak daha da zordur. Düğümlere Üfleyen Kadınlar işte böyle bir kitap. Sayfalar sanki birer matruşka. Okuyorum, okuduğum sayfanın içinden başka bir sayfa çıkıyor. Ama işin güzelliği de burada aslında. "Bak bu  var!", "Bu da var!", "Peki bunu gördün mü?" diye diye sürekli dikkatini bir yerlere çekiyor.  Kitap  böyle konuşurken, onu görmezden gelmek ne mümkün? Bu yüzden hem onu okudum, hem de onun işaret ettiklerini. 

Bu bir yol hikayesi. 

Yol hikayelerini severim. Hatta bırak herhangi bir hikaye içermesini “yol” düşüncesini bile tek başına severim. Çünkü yola çıktıysan eğer, belli ki gitmeyi göze alabilmişsin ve önünde bir bilinmeyen uzanıyor. Bundan daha özgürleştirici bir düşünce olduğunu sanmıyorum. Sanki hiçliğin özgürlüğü. 

Kitapta bu hiçlik duygusu şöyle betimlenmiş:

Çölde güneş uzun uzun batıyor. Arabadaki herkesin yüzü kızıl. Çöl mor. Yeterince kalırsan orada hiç olursun, böyle diyor çöl, tane tane hiçbir şey söylüyor. Yok gibi hafifliyor insan. Anlatılacak hiçbir şey kalmıyor. Sözcüklerden temizliyor insanı, öyle güzel. Gönül rahatlığıyla ölebilirsin burada. Bu yüzden gönül rahatlığıyla yaşayabilirsin.

Kalabalıklar içinde boğulduktan sonra, ancak böyle büyük bir boşluğun içine girince hem kendimizin hem de önemsizliğimizin farkına varabiliyoruz belki de. En nihayetinde minik birer noktayız.

Hikayemiz Tunus’da, bir otelin terasında 3 kadının tanışması ile  başlar. Maryam, Amira ve anlatıcı da olan Türk gazeteci. 

Maryam, 36 yaşında Mısırlı bir akademisyen. Kahire’den gelmiş. 
Tahrir’den. Devrimden.  


Maryam kitaptaki en sevdiğim karakterdi diyebilirim. Hayattan tokat yiye yiye kalbi kabuk bağlamış bir kadın o.  Zırhını giymiş dolaşıyor etrafta. O anlatsın kendini:

"Ben ciddiye aldım biliyor musun? Bedenini örteceksin dediklerinde, içimin içini örttüm. İnanacaksın dediklerinde, hücrelerimin endoplazmik retikulumuna kadar inandım. Devrim yapıyoruz dediler, gece gündüz Tahrir'de yattım, kayboldum, yok oldum, bir oldum..."

Amira, Tunuslu bir kadın. Hem dansçı hem aktivist.  Hem dansetmiş hem devrim yapmış. Bu ikisinin bir arada olabileceğine ölür de razı gelmez insanlar tarafından da durmadan horlanmış. Ama Amira’nın tavrı net:

Dans edemeyeceksem devrimi ne yapayım ben!

Ve bizim Türk gazeteci.  Turistik gezi değil onunki, modern zaman sürgününde. Anahtar kelimeler, düşünce, suç ve iktidar.

Ve hikayenin ağır topu, assolisti Madam Lilla (ya da bulunduğu yere göre Esma, Samira, Thirina). Feleğin çemberinden geçmiş, düşmüş bir daha geçmiş, sonra feleği de beraberinde geçirmiş kudretli Madam Lilla. Hiç kimselere benzemeyen Madam Lilla.

Saniyelerin hakkını veren bir salon kadını sabrıyla duruyor. Hareketleri yavaş gibi görünüyor, ama daha ziyade biz yaştakilerin boşlukları doldurmak için fazladan yaptığı hareketlerden kaçınıyor. Sabırla sadeleştirilmiş bir şiir gibi.

İşte bu  4 kadının yolculuğunu okuruz 400 küsür sayfa boyunca. 

"Ölüme çok yakın bir kadının çok uzaktaki sevdiği adamı bulmak için çıktığı yolculuktayız" der anlatıcı.

Acılarını, aşklarını, ülkelerini, sevinçlerini bazen göz yaşlarıyla, bazen de tutamadıkları kahkahalarla anlatırlar bize. Ama unutmamak gerekir ki, Ortadoğulu insanlar, kahkahalarını kötülük alameti olarak görmeye meyillidirler.  

Duyulmasın diye kısıldıkça çıldırdı kahkahalar. İşte o anda duyduk çığlığı. Her mutlu anın bir cezası olduğuna içten içe inanan bütün Ortadoğulular gibi hiç şaşırmadık ve hemen suçlu hissettik.

Madam Lilla, yolculuk boyunca bu 3 kadına nefeslerini üflemeyi öğretmeye çalışıyor. Kitabın adı da buradan geliyor zaten. 

Felak suresi... Neffasati fil'l-u'gad... Sure, 'Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden sakının' diye buyurur. Büyücü kadınların şerrinden sakının... Allah biliyor yapabileceklerimizi. İyiyi de kötüyü de. Ama biz unuttuk sadece.

Madam Lilla, onlara işte bunu hatırlatmaya çalışıyor. 

"Anlayacaksınız ki hayat sizin nefesinizde. Başka hiçbir yerde, hiçbir şeyde değil. Hayatı siz kuracaksınız. Nefesinizi üfleyeceksiniz... Hayat... Nefesinizin yettiği kadar" diye devam ediyor Madam Lilla.

Kitabı sadece kurgusal bir roman olarak değerlendirmemek lazım çünkü fonda Ortadoğu ve Arap baharı var. Tunus’un Yasemin devriminden (Yasemin devrimi dediğimizi Maryam ve Amira duymasın!) ve odak noktası Tahrir Meydanı  olan Mısır devriminden yola çıkılarak anlatılmış bütün öykü. 

Bu arada, hikayeye Ortadoğu kültürüyle ilgili bir çok bilgi serpiştirilmiş. Mesela Tuaregler. Böyle bir topluluğun var olduğundan dahi haberim yoktu. Kitapta şöyle geçiyordu:

Adam Tuareg. Tuaregler, 'Mavi İnsanlar' olarak da bilinirler. Afrika'nın en büyük göçer halkıdır. Sadece erkekleri örtünür. Onlar da koyu mavi bir kumaş örterler, ağızlarını yüzlerini kapatırlar. O kumaş bir süre sonra kalıcı bir mavilik bırakır yüzde. O yüzden mavi adamlar denir onlara.

Küçük bir araştırma sonucu şu bilgilere ulaştım.

Tuaregler, Burkina Faso, Cezayir, Libya, Mali ve Nijer arasında geniş bir alanda yaşayan ve Berberi dillerinden birini konuşan halk. Sayıları yaklaşık 1,2 milyona ulaşan Tuaregler bağımsız bir siyasi örgütlenmeye de sahiptirler. Geleneksel Tuareg toplumu, soylular, din adamları, vasallar, zanaatçılar ve eskiden köle emekçilerinden oluşan katmanlara bölünmüştür.Tuaregler geleneksel olarak, kırmızıya boyanmış deri çadırlarda yaşarlar. Günümüde deri yerine naylon çadırlar da kullanılmaktadır. Güneyde beşik tonozlu keçe çadırlar yaygındır. Yetişkin erkekler kadınların, yabancıların ve evlilik yoluyla akraba oldukları kişilerin yanında mavi bir peçe takarlar; ama bu gelenekler kentleşmeyle birlikte kaybolmaya başlamıştır. Tuaregler arasında eski Libyalıların kullandıklarına benzer bir el yazısı (tifinag) varlığını korumaktadır.Tuareg toplumunda kadın baskı altında değildir ve kısıtlanmamıştır. Tek eşlilik yaygındır. Kadınlardan çok erkeklerde örtünmeye önem verilir.

İşte bu yüzden sindire sindire, kurcalaya kurcalaya okumak lazım bu kitabı.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum ki; kalem dediğimiz o minik ama kudretli nesne Ece Temelkuran’ın eline çok yakışıyor. Böyle halden anlayan bir yazarın kafası rahat olmalı, gönlünce yazabilmeli. Lütfen rahat bırakalım.

Birkaç leziz cümle daha.

  • Oysa ben hikayesini ilk kez anlatırken dikkate alınmayan insanların aniden ölebileceğinden korkarım.

  • Kesif bir sessizlik. Işığın bir sesi olmalı. Yoksa sivrisinekleri karanlıkta daha iyi duyuyor olamazdık. Işığın bir kütlesi olmalı. Yoksa karanlıkta daha geniş sevişiliyor olmazdı.

  • Gerçekten ayıldığımızda bir köy kahvesinde ekşi suratlarla kahve içip kruvasan kemiriyoduk. "Kolonyalizm ne acayip şey" diye düşünüyordum kruvasana bakıp bakıp. Çölün ortasında niye kruvasan yiyoruz ki biz? Bu insanların kendi ekmekleri vardı herhalde Fransız sömürgecilerden önce. Ekmeklerini nasıl unuttular? Ne zaman?

  • Amazirler, hatta siz ona Berberiler deyin, ki denmeli bana sorarsanız, bu dünyada barbar olmaktan daha asil bir şey var mı, topraklarını ve bağımsızlıklarını koruyabilselerdi... 

  • Gücünü yumuşak kalpli, sevilmek için hep daha fazlasını yapması gerektiğine inandırılmış kızlarda deneyecek erkeğin gülümsemesi. Kalbi hiç sıtma görmemiş Ortadoğulu erkek gülümsemesi.

  • Dido "Kartaca'ya bir şahin geldi" dedi. Ben gördüm, yabancı şahin değildi. Dido, "Ne güzel yüzlü bir yiğit" dedi. Biz gördük, alacakaranlıktı gülüşü. Dido "Yara izleriyle dolu yüzü. Hikayeleriyle geliyor bana" dedi. Müneccim kadınlar yara izlerini okudular, "Yenişememiş bir savaşçının hıncı bu" dediler. Dido "Soylu bir erkek geliyor" dedi. Gördüm, asalet hırkasını üzerine geçirmiş bir hayduttu. Dido "Ya aşkım ya ölümüm geliyor bu gemiyle. Tanrılar bu kez bana merhamet etmeli" dedi. Ölümden de kötüsünün geldiğini gördüm. Dido, elimi tuttu, bana baktı. "Yabancı beni sevecek mi?" dedi. Kartaca o gün düştü.

9 Mart 2013 Cumartesi

Harry Potter'a Doyamayanlar İçin: Ozan Beedle'ın Hikayeleri*



Bu minik kitabı sevmemem olanaksızdı. Harry Potter serisine zaten aşkla bağlıyım. Seriyi okumamın -daha doğrusu son okumamın- üzerinden epey zaman geçmişken bu minik hikayecikler resmen aşkımı depreştirdi. Kütüphanede onca okunmamış kitap dururken, zaten defalarca okunmuş olan kitapları baştan hatmetmek hiç akıl karı değil ama elimde değil.  Potter severler eminim beni çok iyi anlayacaktır. 

Şimdi bu minik ve sevimli kitabımıza gelelim.  İçinde 5 tane hikaye var.


-Büyücü ve Zıplayan Kaza
-İyi Kader Çeşmesi
-Sihirbazın Kıllı Kalbi
-Babbitty Rabbitty ve Kıkırdayan Kütüğü
-Üç Kardeşin Hikayesi

Tüm büyücülerin bildiği, onlara taa çocukluklarında anlatılan masallar bunlar. Biz muggleların Pamuk Prenses'i neyse, onların 'Büyücü ve Zıplayan Kazan'ı da o! 

Kitapta her masalın sonunda Albus Dumbledore'un kişisel notları yer alıyor. Hem de kendine has üslubuyla. Muggle masallarında olduğu gibi bu masallarda da amaç çocukları hem eğlendirmek hem de dolaylı yoldan eğitmek. Bu arada Üç Kardeşin Hikayesi'ni son kitabı okuyanlar hatırlayacaktır. Mürver asa, diriltme taşı ve görünmezlik pelerini diyeyim, siz anlayın.

Harry Potter serisini seviyor ama bu kitabı henüz okumadıysanız bir an önce başlayın bence. Zaten başladığı gibi bitiveriyor, minicik bir şey. Ama sonra ana seriye karşı bir yoksunluk krizi baş gösteriyor, benden söylemesi!

Üç Kardeşin Hikayesi

Babbitty Rabbitty ve Kıkırdayan Kütüğü

İyi Kader Çeşmesi

Büyücü ve Zıplayan Kazan

Sihirbazın Kıllı Kalbi



Murathan Mungan'dan Eldivenler, Hikayeler*



Murathan Mungan'ı severim.  Gözlem gücü ve empati yeteneğinin çok yoğun olduğunu ve bu vesileyle özellikle kadın hikayelerini çok iyi anlattığını düşünürüm. Ama 10 tane hikayenin yer aldığı bu kitabı çok da severek okuyamadım doğrusu. Hikaye yazmanın zorluğu zaten ortada. Nicelik az, nitelik çok olmalı. Yani az sayfa, bol duygu.  Ben bu hikayelerde o yoğunluğun içine giremedim. Yazarın erken dönem eserlerinden birini okuyor gibiydim. Toy bir kalem vardı sanki karşımda. Ama pek de beğenmediğim bu kitabın içinde bir tane hikaye var ki, onun hakkını yemek istemem: Krepen'in Duvarı. O lezizdi işte. 

Şimdi hikayeler ve onlardan minik alıntılar.  Parça, bütüne dair fikir versin diye.


Eldivenler
Kapının arkasında, etekleri ve kol ağızları eprimiş sabahlığı asılıydı. Bütün bu manzara içinde, bana en mahzun gelen şey, o sabahlık oldu. Bir kadının bütün sabahlarının söndüğünü söylüyordu. Artık bir daha, uyanır uyanmaz yatağından kalkıp ayaklarına terliklerini, sırtına sabahlığını geçirip mutfağa, çayın altını yakmaya gideceği sabahları olmayacaktı hiç. Ne tuhaf, insana bunu düşündüren şey, kadının ölmüş olması bilgisinden çok, toplamına hayat dediğimiz gündelik alışkanlıklarımıza işaret eden bir eşyanın varlığı oluyor. İçi boşalmış bir sabahlık, birdenbire ölümü her şeyden çok daha iyi anlatabiliyor. Eşya da insandan böyle alıyor öcünü.

Ansızın Her Şey
Çocuklar acımasız ve zalimdirler; her şeyi çabuk görür ve çıplak bir dille hemen söylerler; dili giydirmeyi sonradan öğrenir insan.

Kaset
Kişisel kazıların  çoğu, bizi kendimize rağmen olan yanlarımızla yüzleştirir ve bu, çoğu kez hiç hoşumuza gitmez.

Yaz Gibisi Var Mı?
Birden körfezden kopup gelen rüzgar dolduruyor arabanın içini. 'Bak işte bu rüzgar hiçbir yerde yoktur,' diyor. 'Hey yavrum, İzmir'in imbatı derler buna, askerdeyken Erzincan'ın dağında bile burnuma gelir, yüreğimi sızlatırdı meret. Bazen insan bir kokuya sebep döner gelir aynı yere.

Kötü Adamla Kötü Kadının Aşkı Üzerine Küçük Bir Film
Belki içimizdeki kötülüğün renkli oyunlarına fazl kapıldığımız için, aşk bizden uzak sanıyorduk. Ya da aşkı fazla temiz bir şey sanıyorduk.

Krepen'in Duvarı 
Biliyorum, karımın kahramanı değildim.

Islık
Delikanlı gülümseyerek yoluna devam ederken, marşın geri kalanını ıslıkla sürdürerek o da Hatice'ye cevap veriyor:
Anamız amele sınıfıdır
Yurdumuz bütün cihandır bizim
Hazırlandık son kanlı kavgaya
Başta bayrağımız sosyalizm
Bayrağını yükselt, daha daha yükselt
Yükselt bayrağı yukarı
Bugüne vuralım
Yarını kuralım
Kaldıralım sınıfları...

Çarpışma 
Fazlalıklarının farkında olduğunuz ama bir türlü kendinizi alamadığınız durumlar vardır. Onlardan birinin içindeydim.

Tabut
'Hatırlıyor musun,' diyorum. 'Bir keresinde bana ne demiştin?' 'Neydi,' diye soran bakışlarla bakıyor yüzüme. 'Sen niye iyi bir çevirmensin biliyor musun?' demiştin bana. 'Çünkü sen geçmiş zamanda yaşıyorsun. Edebiyat dediği geçmiş zaman işidir.' Doğruyu söylemiştin. Sahiden de öyledir. Edebiyatla uğraşan insan şimdiki zamanda iğreti durur.

Geçici Kesinlikler
Hiç kimseydim ben. Aşk, beni biri yaptı.

Son hikayenin içinde geçen bir cümle daha var ki bunu ayrıca yazma ihtiyacı duyuyorum zira ben bir kaç kez okumaktan kendimi alamadım. 

Ziyasını ufka vere vere, gözlerimi bu dünyaya kör ettiğimi artık biliyorum.

Daha güzel olamazmış.