22 Aralık 2012 Cumartesi

Art Spiegelman'dan Soykırıma Farklı Bir Bakış: Maus*



Yahudi soykırımı mevzusu meşakkatlidir. Bugüne kadar sayısız filme ve kitaba konu olmuştur ama bunlardan çok azı iz bırakabilmiştir. Böyle hassas bir konuyu sanatın içine yedirebilmek her babayiğidin harcı olmadığı için çok da şaşırmak lazım ama illa bir sebep aranıyorsa, sebep aslında basit.

Soykırımın iki şekilde işlendiğini gördük şu ana kadar. Ya insanları daha derinden etkileyebilmek adına duygu sömürüsü had safhada verilir, ya da gerçekliği çarpıtmamak adına eser, belgesel ciddiyetine büründürülürdü. Herkesin aklında yer eden nadir film ve kitaplar ise bu denklemin tam ortasında kalanlardı.

Konu hassas olunca yanılgıya kapılmak da kolay tabi ki. Burada elzem olan, ne duygunun ne de mantığın dozunu kaçırmamak.

İşte Art Spiegelman, bunu bir grafik romanla başarmış. Bu romanda Yahudiler fare, Almanlar kedi, Polonyalılar domuz, Fransızlar kurbağa, Amerikalılar ise köpek olarak resmedilmiş. Spiegelman babası aracılığıyla soykırımı anlatmış bize. Annesinin, babasının, kardeşinin ve tüm akrabalarının yaşadığı soykırımı. Kendisi henüz doğmadığı için dışında kaldığı bu öykünün yazarı olmuş, böylece ailesinin ortak geçmişini ucundan kıyısından yakalamış. Bunu yaparken çuvaldızı hem kendisine hem de babasına batırmaktan da çekinmemiş. Okuyunuz.


Ama oraya, Auschwitz'e, Mandelbaum'un enkazı gelmişti. Pantolonları 2 kişinin sığacağı gibiydi, kemer diye kullanabileceği bir ipi bile yoktu. Bütün gün tek eliyle  pantolonunu tutuyordu. Ayakkabısının teki, ayağının giremeyeceği kadar küçüktü. Biriyle değiştirmek için ayakkabıyı elinde tutması gerekiyordu. Öteki ayakkabı gemi kadardı. Ama en azından giyebiliyordu. Mevsim kıştı ve her yere bir ayağını kara basarak gitmek zorundaydı.





19 Aralık 2012 Çarşamba

Neil Gaiman ve Terry Pratchett'den Çok Acayip Bir Kıyamet Gösterisi*


'Uygarlığın, barbarlıktan yirmi dört saat ve iki öğün uzakta olduğu söylenegelmiştir.'


Doğrusu, bu kitap ile ilgili en başta bazı çekincelerim vardı. 2 yazar, ortak 1 kitap. Çok riskli değil mi? 2 kalem, 2 üslup. Tamam, yazarlardan biri Neil Gaiman, diğeri Terry Pratchett, ikisi de ayrı ayrı supır fantastiş yazarlar ama tek başlarına neredeyse birer dahi olan bu iki adam bir araya gelince ortaya çıkardıkları şey ya bir şaheser yerine facia olursa? Muhakkak ki böyle de bir ihtimal vardı ama caanım Neil ile caanım Terry oturmuşlar, mis gibi bir kitap yazmışlar. Aslında pek de oturup sakin sakin yazmış gibi değiller zira 'Nasıl yazdınız?' sorusuna şöyle cevap veriyorlar:

'Daha çok, iki ay boyunca her gün birkaç kez telefonlaşıp, heyecanla bir şeyler bağırarak ve haftada birkaç kere birbirlerine disket göndererek. O zamanlar Neil gece kuşuydu, bu yüzden öğleden sonra kalkıyor ve telesekreterinde kırmızı bir ışığın yanıp söndüğünü görüyordu. Terry'nin mesaj bıraktığı anlamına geliyordu bu ve mesaj genellikle, 'Kalksana, kalksana piç herif, harika bir parça yazdım!' diye başlıyordu.'

Kitap, adı üzerinde bize bir kıyamet gösterisi sunuyor. Tabi Neil ve Terry tarzıyla. Terry kitap için, 'Dünyanın sonu ve hepimizin nasıl öleceği hakkında komik bir roman' demiş. Gerçekten de öyle, zira bu kitapta çakal melekler, naif şeytanlar, sevimli Deccaller var. Onlardan da başka türlüsü beklenemezdi sanırım.

Konudan bahsedelim.

Ne gariptir ki hem cehennemdeki iblisler hem de cennetteki melekler tarafından heyecanla beklenen kıyamet günü çok yaklaşmıştır. Kıyamet, gayet normal bir bebek görümüyle dünya üzerinde küçük bir kasabaya bırakılan şeytanın biricik oğlu tarafından 11 yaşına gelince tabiri caizse koparılacaktır. Bu aşamada yardımcıları mahşerin dört atlısı olacaktır ama tabi ki günümüz şartlarına uyarlanmış haliyle, yani mahşerin dört motosikletlisi olarak.

'Kötü’ tarafın dünya üzerindeki elçisi Crowley tarafından hastaneye bırakılan Deccal bebeğin (Ayşe bebek oluyor, Zehra bebek oluyor da niye Deccal bebek olmasın), aynı gece çocuk sahibi olacak başka bir ailenin çocuğuyla değiştirilmesi planlanır. Fakat işler yolunda gitmez, büyük bir hata yapılır ve Deccal planlanan aileye değil de başka bir aileye, Young ailesine verilir. Bu yanlışlığın henüz kimse farkında değildir, ta ki kıyameti koparması beklenen çocuğun, bir çay kaşığından daha fazla Deccal olmadığı anlaşılana kadar.

Bu aşamada kitabın en fantastik 2 karakterinden bahsetmek gerekiyor: Crowley ve Aziraphale. Crowley ‘kötü’ tarafın, Aziraphale ‘iyi’ tarafın elçileri olarak uzun süredir dünya üzerinde yaşamaktadırlar. Crowley, 1926 model ama hala gıcır gıcır Bentley’si ile keyif çatarken; Aziraphale, nadide eserlerin bulunduğu sahaf dükkanında mutlu mesut yaşamaktadır ve çok uzun süre (gerçekten çook uzun süre) birlikte yaşamak zorunda kalan iki düşmanın başına gelebilecek kaçınılmaz durum onların da başına gelmiş, arkadaş olmuşlardır. Kitabın enfes ayrıntılarından biri de işte bu.

'Aziraphale. O bir Düşman'dı elbette. Ama altı bin senedir düşman oldukları göz önüne alınınca bir açıdan dost sayılırdılar.'

Crowley ve Aziraphale’in enteresan arkadaşlığı, edebi eserlerin çoğunda gördüğümüz salt kötü' ve 'salt iyi’ saçmalığına tokat gibi çarpıyor. Crowley özünde bolca kötülük barındırsa da küçük küçük naiflikler sergileyebiliyor ya da Aziraphale içindeki muazzam iyiliğe rağmen minik minik çakallıklar yapabiliyor.

'İnsanların çoğu kötü kalpli değildir zaten. Yalnızca kendilerini yeni bir fikre kaptırırlar; mesela asker çizmeleri giyip insanları vururlar ya da beyaz çarşaflara bürünüp insanları linç ederler ya da batik boyama kot pantolon giyip insanlara gitar çalarlar. İnsanlara yeni bir giyim tarzı verin, yürekleri ve zihinleri de hiç tereddütsüz ardından gelecektir.'


'Tarihteki pek çok zafer ve trajedinin insanların özünde iyi ya da kötü olmasından değil, insan olmasından kaynaklandığını bilmek, insanları anlamaya yardımcı olacaktır.'

Konuya devam.

Crowley’e aşağıdan, Aziraphale’e yukarıdan gelen bilgiye göre kıyamet günü gelip çatmıştır ve
artık her şey 11 yaşındaki Deccal'in yani Adem Young’ın ellerindir (Evet, ailesi Deccale’e Adem adını vermiştir). Aziraphale ve Crowley içinse bu hiç de hoş bir haber değildir zira onlar dünyada gayet mutludur! Bu yüzden şu an dünyanın herhangi bir yerinde olabilecek Adem'i bulmaları ve bu kıyamet işini durdurmaları gerekmektedir.

Bu arada şimdiye kadar ailesi ve 3 arkadaşıyla birlikte gayet normal bir çocuk gibi yaşayan Adem Young nihayet kendinin farkına varmaya başlamıştır. Ne de olsa o Deccal'dir.

'Yalnızca bize ait bir dünya, dedi Adem. İnsanlar her bi şeyi mahvetmiş ama biz onların hepsinden kurtulup baştan başlayabiliriz. Harika olmaz mı?'

Kitap boyunca birbirine zıt kavramlar sorgulanıp duruyor. İyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin. Kitabın sonlarına doğru 'kötü' tarafın elçisi Crowley şöyle diyor:

'Oturup mantıklı mantıklı düşünürsen, aklına çok tuhaf fikirler gelebiliyor. Örneğin, neden insanları meraklı yapıp, sonra görebilecekleri bir yere yasak meyve koyuyorsun ve yanına da İŞTE YASAK MEYVE! diye yanıp sönen kocaman neon bir parmak ekliyorsun?'

Kitapta, konuyu dallandırıp budaklandırmamak ve kafaları karıştırmamak adına bahsedemediğim daha birçok karakter mevcut. Doğruluğu su götürmez tek kehanet kitabının yazarı Cadı Agnes Çatlak, bu kehanet kitabını çözerek kıyameti engellemeye çalışan Agnes'in torununun torununun torunu (ve daha niceleri) Anathema Araç, kitabının öngördüğü gün Anathema'ya yardıma gelen Newton Pulsifer.

Peki bu kitap okunmalı mı? Hem de bir an önce okunmalı, ama öyle baştan savma değil, dikkatle, özenle okunmalı. Çünkü çok katmanlı, bol karakterli, bölüm içinde bölümlü, olay içinde olaylı bir kitap bu. Hiçbir ayrıntı kaçırılmamalı ki maksimum keyif alınsın.

14 Aralık 2012 Cuma

E. L. James'den Karanlığın Elli Tonu veya Adını Klişe Koydum*


Sıra geldi sansasyonel serimizin ikinci kitabı Karanlığın Elli Tonu'na. Önce konudan kısaca bahsedelim.
İlk kitabın sonunda Ana, Mr. Grey'in arzu ettiği 'ilişki' biçimini daha fazla sürdüremeyeceğine karar verip ayrılık kararı alıyordu. İkinci kitap Ana'nın ayrılık acısıyla açılıyor (ağlamaktan kızarmış gözler, verilen kilolar vs). Tabi ki bu ayrılık çok sürmüyor, tekrar bir araya geliyorlar ve ta taa! Mr. Grey'de müthiş değişiklikler var. Artık o da şartsız koşulsuz, sadosuz mazosuz bir ilişki istiyor çünkü Ana'yı kaybetmekten çok korkuyor. Yılların kırbaçlı Christian'ı bir anda kalpli, ayıcıklı şeker bir adama dönüşüyor.
Bu kitapta Christian'ın geçmişine göz gezdiriyoruz nihayet. Çocukluğunda başına neler geldi de böyle bir insan oldu, nasıl acılar çekti de kafayı yedi gibi sorular az buçuk cevaplanıyor. Bir de Christian'ın Ana'dan önce yaşadığı sahip-itaatkar ilişki biçimini başlatan Elena'yı tanıyoruz. Bunun dışında çiftimiz güzel yemekler yiyor, güzel şaraplar içiyor, güzel yerlere gidiyor, özel uçaklarıyla 2 tur atıyor ve kaçınılmaz olarak non-stop seks yapıyorlar. Yazarımız, kitabı peri masalına bağlamaktan da kendini alamamış tabi ki. Daha 2 ay önce bırak ilişki yaşamayı, bir kadınla aynı yatakta dahi uyuyamayan; insanlarla gram yakınlık kuramayan sosyopat Christian, bugün bir saniye dahi düşünmeden Ana'ya evlilik teklif ediyor. Hıhım evet, gerçek aşk.

Bunun dışında Ana hep aynı Ana, Christian hep aynı Christian. Biri sürekli dudağını ısırır, kızarır; öteki gözlerini kısar, avcu kaşınır. Okuyucu da tasvirlerin tekrarından saçlarını yolma aşamasına gelir.
Bu kitap için de, ilkinde olduğu gibi beklentiyi yüksek tutmamak gerek, nihayetinde edebi bir eser değil. Kafa dağıtsın, eğlendirsin diye okunabilir ama zaman zaman içinizde vuku bulabilecek can sıkıntısı ya da Christian ve Ana'nın kafalarını birbirine vurma isteğine de hazırlıklı olmakta fayda var.


11 Aralık 2012 Salı

E. L. James'den Grinin Elli Tonu veya Obey Mr. Grey!*



Bu kitap üzerine o kadar çok yazılıp çizildi ki... Seveni çok, sevmeyeni belki daha çok. Serinin öteki kitapları bir an önce çıksın diye yayınevine baskı yapanlar da oldu, ilk kitabın sonunu dahi getiremeyenler de. Sanırım tek ortak nokta şu: Bu kitap bir şekilde kendini okutuyor!

3 kitaplık bir seri olan romanımızın ana karakterleri Anastasia Steele ve Christian Grey. Seri, adını artık herkesin bir şekilde duyduğu meşhur Twilight'ın fanfictionı. Peki fanfiction nedir? Budur: Bir dizi, film ya da kitabın konusundan, karakterlerinden veya her ikisinden yararlanıp, onlar üzerinden başka bir kurgu oluşturmak.



Burada Twilight'ın Bella'sı, Anastasia'ya; Edward'ı ise Christian Grey'e tekabül ediyor. Grey. 50 ton. Grinin 50 tonu. Romanın ismindeki küçük kelime oyunu da buradan geliyor.

Ana üniversiteden mezun olmak üzere olan, güzel ama güzelliğinin pek farkında olmayan, oldukça deneyimsiz, akıllı, soğuk, sakar bir genç kızdır, yani Twilight'ın Bella'sının bir kopyasıdır. Christian da Edward gibi müthiş yakışıklı, müthiş zengin, müthiş korumacı, kısaca müthiş müthiş müthiştir. Ve sanırım Twilight serisinde Bella ile Edward'ın uzun süre bırak sevişmeyi, öpüşememesi bile yazarın içine büyük dert olmuş olacak ki Christianımız gerçek bir seks manyağı.

Kitabın formülü de bu zaten. Yani normal insanlar ne yapar, günlük yaşamlarının içinde bir yerlerde sevişirler. Peki Christian ve Ana ne yapıyor? Sevişme aralarına günlük yaşam sıkıştırıyorlar. Kitabın özünü de işte bu sevişme sahneleri oluşturuyor.

Konudan kısaca bahsedelim. Ana, en yakın arkadaşı Katherine yerine ünlü Christian Grey ile röportaj yapmaya gider. İlk karşılaşmalarında, göstermiş olduğu türlü sakarlıklara rağmen Mr. Grey, Anastasia Steel'den çok etkilenir. Anastasia ise gerçek anlamda çarpılmışa döner zira Mr. Grey'in karizması neredeyse elle tutulabilecek kadar somut bir şekilde ortadadır. Gel zaman git zaman çiftimiz buluşmaya başlar ama Mr. Grey, Ana'ya sürekli 'Benden uzak dur, ben sana zarar veririm!' minvalinde cümleler sarfetmektedir (Bknz: Twilight, Edward, Bella). Ana, bünyesinde türlü müthişlikler toplamış (müthiş yakışıklı, müthiş zengin, müthiş vs.) bu adam hakkında gizemli bir şeyler olduğunu hissetmektedir. Sonunda Mr. Grey yaptığı teklifle hem Ana'yı hem de okurları şok eder. 27 yaşındaki Christian Grey bir sado-mazodur, şu ana kadar hiç 'normal' bir ilişki yaşamamıştır, 'aşk hayatı' kendi tabiriyle itaatkarlarına sunduğu bir kontrat çevresinde gelişmektedir. Kontratta ise bu sado-mazo ve sahip-itaatkar temalı ilişkinin sınırları çizilmektedir. Anastasia, günlük yaşamında çok sahiplenici ama yine de had safhada kibar olan Christian'ın bu sırrı karşısında şok olmuştur. Bir yanı ona evet demek isterken, öteki yanı kaçıp uzaklaşmak istemektedir. Ve olaylar olaylar...


Aslında 'olaylar olaylar' değil de, 'sevişmeler sevişmeler' demek daha mantıklı sanırım, zira sizin de tahmin edebileceğiniz gibi Anastasia, Mr. Grey'e evet diyor, bir kontrat imzalıyor ve hiç bilmediği sularda keşfe çıkıyor. Kitapta seks var, bolca seks var hatta o kadar çok seks var ki insan hakikaten bir süre sonra sıkılıyor ve 'Yeter artık, başka bişi yapın!' diye bağırmak istiyor.

Peki kitabı tavsiye ediyor muyum? Doğrusu etmiyorum. Bunun yerine okunacak milyon tane güzel kitap var. Peki ben niye bu kitabı okudum? Çünkü popüler kültürün kölesiyim, kayıtsız kalamıyorum. Serinin kalan 2 kitabını okuyacak mıyım?  Hem de paşa paşa okuyacağım zira serileri yarım bırakamıyorum, içim rahat etmiyor.

Son olarak şunu da söyleyeyim. Her popüler kitabın başına gelen, Grinin 50 Tonu'na da geliyor ve kitap filme uyarlanıyor. Başroller için bir sürü ismin adı geçiyor ama bence en uygunları Henry Cavill ve Alexis Bledel. Henry Cavill'in herhangi bir şeye uyum sağlayamayacağını düşünemiyorum zaten. Hatta uuu Henry, vay anasını Henry.

Kitaptan alıntı yapamıyorum zira o değerde tek bir cümle bile olduğunu zannetmiyorum. Onun yerine herkese benden bir doz Henry.