25 Kasım 2012 Pazar

Seray Şahiner Overlok Makinasını Ayağınıza Getiriyor: Hanımların Dikkatine*




Seray Şahiner 2012 Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazanmış Hanımların Dikkatine ile. Yine bir öykü kitabı. Yazar benim en en en sevdiğim yöntemlerden birini uygulamış ve birbiriyle bağlantılı karakterli farklı farklı öykülerde anlatıcı konumuna getirmiş.

Seray Şahiner kitapta yine bolca 'Üniversite mezunu, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, kafası karışık şehirli genç kadın' tipini kullanmış. Kadın öğesi çok merkezde, erkeklerden çokça bahsedilse de onların derinliğine inmek gibi bir kaygı yok. Yani varsa yoksa kadın.



Aldatan kadın, aldatılan kadın, işini bilen kadın, kaçıp giden kadın, kafasına göre yaşayan kadın, bir türlü yaşayamayan kadın. Türlü kadınlık halleri var bu kitapta. Ortak nokta ise kafaların hiç rahat olmaması. Hep bir huzursuzluk hali mevcut.

Bir de mizah. Yazar, 'Gülelim ağlanacak halimize' tadında bir mizahı karakterlerine öyle güzel yedirmiş ki, birçok yerde kıkır kıkır kıkırdadım -ki başıma sık gelen bir durum değildir-.

Şimdi minikli komikli alıntılar.


'Bugün fön çektiriyorum, kadının biri geldi, fön çeken çocuğa dedi ki: "Sıra var mı? Çok acil komple ağda yaptırmam lazım!" Sibel tutamayıp güldü:-Neden aaba?-Kuaför çocuklar da onu konuşup gülüştü, "Komple ağdanın acelesi mi olur, nereye yetişecekti acaba?" diye, dedi Nergis Sibel sahte bir evhamla:-Ayy yatakta adamım var, altını kıstım da geldim, dibi tutmasın, çok acil komple ağda yaptırmam lazım... İyi ambulansla gelmemiş karı.'

                          ----------------------------

'Sigarasını almak için çantasını açtı, doğum kontrol hapı ve adet geciktirici yan yana duruyordu. Bu gece sevişirlerse hamile kalıp adamın başına dert olmasın diye bir ayaküstü gidip yumurtalıklarını aldırmadığı kalmıştı.'
                         ------------------------------

'Nergis şarabını tazeledi, gururla arkasına yaslandı. Sibel'in aklı almıyordu. Beş saat! Kadehini fondip yapıp yeniden doldurdu.-Ön'ü kullanmadan sevişince, "ön sevişme" oluyor demek... Beş saat diyorsun?-Saat tutmadım da gün ışımıştı işte.-Hmm... Ben öyle sevişen adam bulsam, dört dakikada bir meridyen değiştirirdim ki sabah olmasın.'

19 Kasım 2012 Pazartesi

Ayfer Tunç'dan Yeşil Peri Gecesi: 'Korkuyorum yaşamaktan ki çok güzel.'*

Sıra geldi Yeşil Peri Gecesi'ne. Kapak Kızı'nın güzeller güzeli Şebnem'i bu sefer ana sahnede. Kitap boyunca adı hiç geçmiyor ama biz Kapak Kızı'ndan bu bilgiye vakıfız zaten.

Önceki kitapta Şebnem hakkında olumlu, olumsuz türlü ahkamlar kesiliyordu. Bir Ersin anlatıyordu, bir Selda. Hem onlar sorguluyordu hem de biz. Şebnem niye böyle yaptı? Şebnem niye böyle dedi? Şebnem niye böyle oldu? Şebnem de Şebnem. Ayfer Tunç, alın bu da size kapak olsun der gibi Yeşil Peri Gecesi'ni çıkarmış ortaya. Bu sefer Şebnem anlatıyor, biz dinliyoruz. Bir de onun gözünden izliyoruz yaşananları.

Aynı olay, farklı anlatıcı. Bu durum okuyucu üzerinde tokat gibi bir etki yaratıyor zira bildiğimizi sandığımız birçok şeyi ancak ucundan kıyısından yakalayabildiğimizi anlıyoruz. Ayfer Tunç sanki kitap boyunca bize şunu soruyor: Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ki?

Hakikaten her şeyden nasıl bu kadar emin olabiliyoruz?

Kitabın konusundan kabaca bahsedecek olursak, ortada bir çocuk var; annesi ve babasıyla mutlu mesut yaşarken, bir iş kazası sonucu babasının kolu kopan ve hayatı altüst olan bir çocuk. Sonra bir genç kız var; annesinin müthiş güzelliğini ve bu güzelliğin lanetini miras almış bir genç kız. Sonra bir kadın var; ömrü boyunca arzu nesnesi olmuş ama asla tam olarak sevilememiş, bunu bir türlü hissedememiş bir kadın. Şebnem'in tüm yaşamı var bu kitapta.

Kitap boyunca o çocuk, o genç kız, o kadın ağlıyor, haykırıyor, çığlık atıyor. Sanki hepimizden, yaşadıklarının hesabını soruyor. Bu yüzden okunması pek kolay değil, çok zevkli ama kolay değil. Çünkü empati kurmamak imkansız.

Şebnem ne demiş?

Hayatta yapmak istedikleri son şeyi yapan insanlar sinirli olur.

Olur.

Özetle, yaşamak bir denge meselesidir. Birine aşırı bağlanmak dengesizliktir.

Dengesizliktir.

Kalp kalbe karşı değildir, sadece bazı kalpler bazı kalplere karşıdır (O da her zaman değil).

Hem de hiç değil.

18 Kasım 2012 Pazar

Ayfer Tunç'dan Kapak Kızı: 'Herhangi bir adamın defteri, ruhunun röntgenidir.'*



Ayfer Tunç ve romanları uzun süredir sürekli bir yerlerde karşıma çıkıyordu. Takip ettiğim bloglarda, çeşitli yazılarda, orada burada. Merak etmemek mümkün değildi zira yazarın dilinin ne kadar vurucu, üslubunun ne kadar etkileyici olduğundan bahsediyordu bu yazılar. Ben önce Yeşil Peri Gecesi'ni aldım ama sonra öğrendim ki bu kitap aslında Kapak Kızı isimli bir romanın devam kitabıymış. Aslında tam olarak da devam kitabı sayılmazmış, tek tek okunsa da olurmuş ama en makbulü önce Kapak Kızı'nı, sonra Yeşil Peri Gecesi'ni okumakmış. Ben de öyle yaptım.

Bir tren yolculuğu, üç insan, bir dergi. Bir de o derginin üzerindeki ayın kızı; güzeller güzeli Şebnem.

Ersin orta sınıf ailesi tarafından, orta sınıf normlarla büyütülmüş bir banka müfettişidir. Kimilerine göre imrenilecek rahat bir yaşamı vardır ama o hayatının konforlu rutininden nefret etmektedir.

Selda, albay babası ve öğretmen annesinin çok sevilmiş, çok korunmuş (ama aşırı korunmuş) biricik kızıdır. Kendine çizilen yoldan sapmamış, iyi okullarda okumuş, iyi işlerde çalışmış, hep iyi kız olmuştur. Doya doya yaşayamamaktan, bir türlü kendi olamamaktan dolayı içinde kocaman bir boşluk vardır.

Bünyamin, üç kuruş parayı dişini tırnağına takarak kazanan, bu sebeple Ersin ve Selda'nın dertlerini dinlese muhtemelen kıçıyla gülecek olan bir yemekli vagon garsonudur. Bir de Bünyamin'in hikayesi içinde geçen Anahit ve Garo adında iki yan karakter var ki, bunlar da bence ana karakterler kadar ilgi çekici.

O gece trende Ersin, Selda ve Bünyamin'in aklında tek bir şey vardır, o da kapak kızı Şebnem. Kimi Şebnem'i tanıyan, kimi de adını dahi bilmeden sadece kapaktaki resmini gören bu karakterlerin tek ortak noktasıdır Şebnem.

Yazar, Ersin, Selda ve Bünyamin'in yaşamlarını ince ince anlatır bize. Kalp kırıklıklarını, sevinçlerini, ilişkilerini, ailelerini (özellikle ailelerini) bir bir önümüze serer. Bu arada da onların gözünden Şebnem'i tanırız. Aslında tanımaktan ziyade tanık oluruz zira Şebnem'i daha sonra tanıyacağız. Yeşil Peri Gecesi'nde.

Ayfer Tunç'un karakterleri çok ama çok gerçekçi. Kendini istemediği bir hayatı yaşamaya mahkum hisseden, istifa etmeyi dahi müthiş bir başkaldırı olarak addeden Ersin. Kendini cam bir fanusun içine hapsetmiş, bastırılmaktan tosta dönmüş kişiliğiyle ne yapacağını bilemeyen Selda. Mahalle baskısını iliklerine kadar hisseden Bünyamin.

Bu kitapta kendinizden bir şeyler bulmamanız imkansız.

17 Kasım 2012 Cumartesi

Seray Şahiner'den Empati Kurma Garantili Öykü Kitabı: Gelin Başı*



Gelin Başı incecik bir öykü kitabı. Gencecik de bir yazarı var. 1984 doğumlu Seray Şahiner bu kitabını henüz 22 yaşındayken yayınlamış. Gelin Başı adlı öyküsü Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri'nde 'Dikkate Değer' bulunmuş. Hakikaten de öyle. Dikkate değer, hatta daha da fazlası.

10 tane öykü var bu kitapta, 10'u da su gibi.

Birinci öykü Sorumlu ile Sorunlu. Ne istediği işi yapabilmiş, ne aradığı aşkı bulabilmiş, daha çok genç olmasına rağmen üzerine buruşuk suratlı bir bezginlik çökmüş Zeynep.

İkinci öykü Buzdolabı Süsü Misalı. Bu sefer de Elif. Kutu gibi bir ev yapmış sevgilisiyle kendine. Ama şimdi bırakıp gitmek kolay mı bir bir şeçtiği perdeleri, dantel örtüleri, porselenleri. Tabi bir de sevgilisini. Sahi o evini mi sevmişti, yoksa Samet'i mi?

Üçüncü öykü Telsiz Duvaksız. Mercan ile Selman. Ama en çok da evini barkını bırakıp kaçan, bir çift şahit önünde evlenip 'Ben şimdi bassam Selmanımın ayağına, kim alkışlayacak?' diye düşünüp kocasının ayağına basamayan Mercan.

Dördüncü öykü Yalnız Ama Gururlu. Eski sevgilisini unutamadığı için bütün çiftlere düşman olan, el ele çiftlerin sağından solundan geçmeyip hop diye ortalarına dalan Yeliz.

Beşinci öykü İadesiz Taahhütsüz. 'Gece geç yattım, sabah uyanamadım, kusura bakma' Ahmet tarafından ekilen, iki dirhem bir çekirdek Tuğçe.

Altıncı öykü Gelin Başı. Kuaför koltuğunda 'Allahım iktidarsız çıksa şu adam!' diye dua eden Sibel.

Yedinci öykü Yedi Ağlı Don. Cihata hizmet için yedi ağlı don diken Alevi Fidan ile ateist kocası. 'Cihat'a don diktiğime göre parayı da Cihat'dan mı alacağım?'

Sekizinci öykü Tanga Don Hissi. Ailesi içinde adına 'Hanım' sıfatını alabilmiş yegane insan, sevgilisi çişinin sesini duymasın diye musluğu açan Esme Hanım.

Dokuzuncu öykü Harmandalı. Bir otobüs beklemelik süre boyunca yanındaki yakışıklıyla hayali bir aşk yaşayan Bahar.

Onuncu öykü İlk Öpüşte Aşk. Türkan Şoray mı Müjde Ar mı olmalı? Kafası karışık Çiğdem.

Seray Şahiner 10 tane öykü yazmış, seni sana anlatmış. Bence oku.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Audrey Niffenegger'den Zaman Yolcusunun Karısı*

‘Seni seviyorum, daima... Zamanın hiçbir önemi yok.


Claire ve Henry.
İlk defa Claire’in evinin yakınlarındaki çayırlıkta karşılaşmışlardı. Claire henüz 6 yaşında küçücük bir çocukken, Henry 40larında koca bir adamdı ve o başka bir zamandan gelmişti. Bu sayısız karşılaşmalarının ilkiydi. Henry yıllar boyunca türlü zamanlardan çıkıp gelecek, Claire kendi zamanında sabırla onu bekleyecekti. Henry’nin hangi zamandan geleceği de kestirilemediği için Claire karşısında bazen saçları beyazlamış olgun bir adam, bazen de 20’lerinde genç bir adam bulacaktı. Ne olursa olsun Henry’yi sevecekti ama. Yaşlı versiyonunu da, genç versiyonunu da.
Henry küçüklüğünden beri zaman yolcusudur. Bazen geçmişini, bazen geleceğini ziyaret etmektedir ama 15 yıl şartıyla. Ya 15 yıl öncesine ya da 15 yıl sonrasına yolculuk edebilmektedir. İşin ilginç yanı, sadece şimdiki zamanın Henry’si seyahat etmemektedir, gelecekteki veya geçmişteki Henry’de bir ordadır bir burada. Bu yüzden Henryler sıklıkla karşılaşır. Yaşlı Henry’nin, çocuk Henry’ye yol göstermesi ya da olgun Henry’nin, genç Henry’yi bir bar kavgasından kurtarması olağan bir durumdur.
Henry bu şekilde zamanın içinde bir o yana bir bu yana savrulurken, Claire kendi zamanı içinde sabırla onun geleceği anları beklemektedir. Tüm çocukluğu bu bekleyiş içinde geçer. Henry gelir, 2 ay görünmez. Sonra yine gelir, bu sefer 6 ay ortaya çıkmaz. İşin tuhaf tarafı, o 6 yaşından beri Henry’ye aşıktır ama şimdiki zamanda Henry’nin ondan haberi bile yoktur. Hatta bir geçmiş buluşmalarında Henry, Claire’e şöyle der:
"...beni tekrar gördüğün zaman lütfen, lütfen seni daha önce hiç görmemiş olduğumu hatırla. Beni gördüğünde sana bir yabancı gibi davranınca sakın şaşırma; çünkü benim için yepyeni biri olacaksın ve lütfen herşeyi bir anda söyleyerek kafamı karıştırma. Acı bana Claire..."
İşte Claire sabırla bu anı beklemektedir, ikisinin de şimdiki zamanında karşılaşacakları o anı. Elbette ki o an gelecek, Claire ve Henry tekrar tanışacak, birbirlerine en baştan aşık olacaklardır.
Ömürleri boyunca birbirlerinden ayrı düşmek zorunda kalmış ama ruhen asla kopmamış bir çiftin öyküsünü anlatmış Audrey Niffenegger. ‘Zaman Yolcusunun Karısı’ onun ilk kitabı. Tüm dünyada çok sevilmiş, çok okunmuş bir kitap bu. Gayet kolay bir dille, akıcı bir şekilde yazılmış. Olaylar bir Claire’in gözünden, bir Henry’nin gözünden anlatılıyor. Romanın ilk 50 sayfasında bir tutukluk var gibi ama bu tutukluk hoop diye çözülüyor, sayfalar akıp gidiyor.
Büyük büyük laflar edip, küçük küçük sevmeyi marifet sandığımız bu günlerde böyle bir aşktan etkilenmemek de mümkün değil zaten. Son söz kitaptan,
‘Seni seviyorum, daima... Zamanın hiçbir önemi yok.

10 Kasım 2012 Cumartesi

Yeni Nesil Bir Distopya Yazarı: Veronica Roth ve Bir İlk Kitap: Uyumsuz*


Yine bir distopya. Son yıllarda yayınlanan kitaplara baktığımızda distopyanın edebiyatın yükselen yıldızı olduğunu söyleyebiliriz. Bunların çoğu, Mülksüzler, 1984, Körlük ve Cesur Yeni Dünya gibi muazzam eserlerin yanına bile yaklaşamıyor ama olsun. Denenmesi bile güzel zira yakın zamana kadar bu türe ait eserler edebiyattan bile sayılmıyordu.

Roth'un kitabı hem bir distopya hem de bir young adult (genç edebiyatı) ürünü. Yazar henüz 88 doğumlu. Üniversitede yaratıcı yazarlık eğitimi almış. Bir röportajında çoğu zaman derslerle ilgilenmek yerine ilk romanı Uyumsuz üzerinde çalışmayı tercih ettiğini söylemiş. Çok da iyi etmiş. Türkçe'ye yeni çevrilen Uyumsuz, bir serinin ilk halkası aslında. Artemis Yayınlarından çıkmış. Yayınevi ikinci kitabın da yolda olduğu bilgisini verdi ki bu çok iyi bir haber zira şimdiden kitabın çok fazla hayranı, bekleyeni, hatta yolunu gözleyeni var.

Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse, yine distopik bir ortam söz konusu. Yıllar önce büyük bir savaş olur, halk çok acılar çeker ve bu yüzden yeni düzenlemeler yapılma ihtiyacı duyulur. Bu düzenlemeler tabi ki radikal olacaktır.

Halk 5 ana topluluğa ayrılır. Fedakarlık, dürüstlük, cesurluk, bilgelik, dostluk. Bu topluluklar, üyelerinin karakterlerini, yaşama stillerini ve hatta dünya üzerindeki varlık sebeplerini belirleyecektir. Yazar topluluk husunda Harry Potter'dan esinlenmiş gibi. Cesurluk, aslan yürekli Gryffindor'u; bilgelik hepsi birbirinden zeki-araştırmacı Ravenclaw'u; dostluk sıcak kanlı Hufflepuff'ı; dürüstlük de o çok bilmişliği ve ukalalığıyla Slytherin'i çağrıştırıyor.

Uyumsuz'da her birey 16. yaş gününe kadar mecburen anne babasının dahil olduğu topluluk içinde yaşamaktadır. 16. yaş gününde ise bir sınava girmektedir ve bu sınav ona hangi topluluğa ait olduğunu söylemektedir. Ama bu sınav bağlayıcı değildir, kişi istediği topluluğu seçmekte özgürdür zira amaç sadece
yol göstermektir.

Romanın ana kahramanı Beatrice de 16. yaş günü yaklaşan bir Fedakarlık topluluğu üyesi. Kitabın başında 'Beatrice acaba hangi topluluğu seçecek?' sorusu ortaya atılıyor, bu soru kısa sürede çözüme ulaşıyor ve ardından asıl olaylar başlıyor.

Sanırım kitapta en çok hoşuma giden şey, yazarın kahramanlarına salt iyi veya salt kötü bir karakter kazandırmaya çalışmaması. Özellikle ana kahramanın aşırı 'güzel', aşırı 'zeki', aşırı 'yetenekli' veya aşırı' iyi çizilmesine alıştığımız sürü sepet kitap içinde, Roth'un yarattığı ne çok güzel, ne çok zeki, ne de aşırı iyi olmayan Beatrice karakteri, sırf bu sebeplerden ötürü çok etkileyici.

Kitap da tabi ki eksiklikler var, topluluklar daha iyi betimlenebilirmiş mesela. Ama unutmamak gerekir ki yazar henüz çok genç ve bu da bir serinin başlangıcı.

Hillary Jordan'dan Uyandığında: Kıpkırmızı Bir Distopya*

'Kişisel Bir Şey'



Teknolojiyle çok içli dışlı olmamış, içine bir miktar aşkın da yedirildiği 'naif' bir distopya 'Uyandığında'. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmış. Kitapta olayların geçtiği tarih kesin olarak belirtilmiyor ama bir tahminde bulunmak için öyle çok uzaklara sıçramak da gerekmiyor. Zira günümüzle büyük yakınlık gösteriyor. Hatta öyle ki kitapta bahsi geçen mevzu çok kısa süre önce Türkiye'nin bir numaralı gündem maddesiydi.

Kitap hakkında genel bir fikir edinmek için şöyle bir tablo çizebiliriz. Bir Noel akşamı, anne, baba ve iki kız kardeş masa başında oturuyorlar. Üzerlerinde gösterişten son derece uzak, sade kıyafetler var, öyle ki kızların etekleri yüksek ihtimal diz altı, küçük bir ihtimal de diz boyu. Renkler tabi ki siyah, kahverengi ya da gri. Masada hindi, patates püresi filan var ama içecek olarak zinhar alkol yok. Baba masanın üzerinde ellerini kavuşturmuş 'Tanrım bize verdiğin nimetlere şükürler olsun' minvalinde dua ediyor, ailenin geri kalan bireyleri ise dudaklarında küçük birer tebessümle huşu içinde onu dinliyor. Evlerinin en belirgin aksesuarı da başında dikenli teli, yüzünde mağrur ifadesi ile çarmıha gerilmiş İsa.

Aile hakkında biraz fikir edindik sanırım.

Romanımızın kahramanı işte bu evin küçük kızı Hannah.

Hannah, dindar ailesi tarafından çok katı bir inanç sistemiyle yetiştirilmiş. Bu inanç sisteminin kadına biçtiği en temel rol iyi bir eş ve anne olmak. Eğitim tabi ki mühim değil.

İliklerine kadar işlemiş bir Tanrı inancı var, ama o hep korkuyor. Günah işlemekten, cehennemde cayır cayır yanmaktan, şeytanın kuklası olmaktan, ailesini utandırmaktan.

Duygu ve düşünce namına ne varsa hepsinin itinayla bastırıldığı gayet tekdüze bir yaşam sürerken, bir gün her şey tepetaklak oluyor ve o kendini bir anda hoop aşık olmuş, bir anda hoop hamile kalmış, bir anda da hoop kürtaj masasında bacaklarını ayırmış vaziyette buluyor. Ama kürtaj yasak. Kürtaj demek cinayet demek, cinayet demek suç demek, suç demek yargılanmak demek. Hem de öyle böyle bir yargılanma değil.

Hannah deri renklendirme cezasına çarptırılıyor. Suç işlemiş insanlara, işlediği şuçun niteliğine göre bir virüs enjekte ediliyor ve bu virüs derinin rengini değiştiriyor. Eğer kaldırımın karşısında limon gibi sapsarı bir adam görürseniz bilirsiniz ki o adam bir hırsız. Bayrak gibi kıpkırmızı bir kadın mı gördünüz, al sana katil.

Yasadışı kürtaj yaptıran Hannah'nın başına gelen de bu.

Kitabın can alıcı noktalarından biri olan bu renklendirme mevzusunda yazar, Afro-Amerikalılar üzerinde yakın zamana kadar aleni bir şekilde, şimdilerde ise gizli kapaklı uygulanan insanlık dışı muameleden etkilenmiş. Onları kendi aralarında kapalı bir hayat sürmeye zorlamak, halka açık yerlerdeki tuvaletleri beyazlar-renkliler diye ayırmak, kimsenin tenezzül etmediği işlerde çalıştırmak gibi.

Kitap distopyanın olmazsa olmazlarından yani gelişmiş teknolojiden de bahsediyor tabi. Akıllı ev sistemleri, akıllı arabalar, web tabanlı gelişmiş kişi arama sistemleri vs. Ama bence yemekte garnitür, salatada sos neyse bu kitapta da teknoloji o. Burada ana yemek insanın zerre değişmeyen doğası. Dün neyse bugün de o, bugün neyse yarın da o olacak. Kendinden farklı gördüğünü ez. Şartlar uygunsa acımasızca ez. Uygun değil mi? O zaman merhamet kisvesi altında ez, iyilik kisvesi altında ez, bir şekilde kulpuna uydur da öyle ez.

Sözün özü yazar çok iyi bir iş çıkarmış. Gayet doğal bir tavırla, zaten bildiğimiz ama müthiş bir beceriyle görmezden geldiğimiz gerçekleri çat çat yüzümüze vurmuş. Son söz de kitaptan gelsin.

'Bu kişisel bir şey.'