22 Ağustos 2015 Cumartesi

Jonathan Safran Foer'den Hayvan Yemek*


Jonathan Safran Foer bir romancı, hem de çok iyi bir romancı.  Daha önce okuduğum 'Her Şey Aydınlandı' adlı romanında, G. G. Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ındakine benzer bir dünyayla karşılaşmıştım. Gerçek ve masalın benzersiz şekilde harmanlandığı 'büyülü gerçekçilik' dediğimiz akımın kıymetlilerinden biri sayılmalıdır bence 'Her Şey Aydınlandı.' Hayvan Yemek ise bambaşka bir kitap. Bir kere roman değil. 3 yıllık bir araştırmanın ürünü. Foer; kendi yaşamından, ailesinden ve kökenlerinden yola çıkarak yeme alışkanlıklarını; ama öncelikle hayvan yemeyi sorguluyor. 

Bu kitabı gördüğüm ve kapak yazısını okuduğum ilk an, kitabı oracıkta bitirmek isteği duymuştum. Kapakta şunlar yazıyordu.

'Neden kahvaltıda makarna yemiyoruz? Yemek yerken aldığımız kararları, neye dayanarak alıyoruz? Neden kuzu eti yiyoruz ama köpek eti yemiyoruz?
Köpeklerini seven Fransızlar, bazen atlarını yer.
Atlarını seven İspanyollar, bazen ineklerini yer.
İneklerini seven Hintliler, bazen köpeklerini yer. 
Peki ya siz hangi hayvanları seviyor, hangilerini yiyorsunuz?'

Ben şu ana kadar kendimi hep 'gerçek bir etobur' olarak tanımladım. Et, tavuk, balık, hiçbirini ayırt etmedim ve şu yaşıma kadar hepsini afiyetle yedim, bundan çok da büyük keyif aldım. Peki bu kitap bende herhangi bir fark yarattı mı? Şöyle tarif edebilirim sanırım. Bir gün ofiste öğle yemeğimi yerken, içinde tavuk parçaları olan yemeğime yüzümü buruşturarak baktığımı farkettim. Bunu bilerek yapmamıştım, gördüğüm şey gerçekten de midemi bulandırmıştı. Çünkü kitabın henüz ortalarına dahi gelmeden tanık olduklarım o kadar korkunçtu ki, o tabağa bakınca yemek değil, eziyet gören tavuklar geliyordu aklıma. Ama benim bu hissettiklerim, kitapta bir vejetaryenlik propagandası yapıldığı düşüncesini uyandırmasın kimsede. Zaten amaç bu değil. Kapak yazısında kitap şöyle tanımlanıyor,

'Hayvan Yemek, bir vejetaryenlik çağrısı değil, bir uyanış çağrısı.'

Foer'in et yemek hususundaki çelişkisi taa çocukluk yıllarına dayanır. O zamanlar bile et yememesi gerektiğini düşünmektedir ama önünde çok büyük bir engel vardır: Etin tadını sevmektedir! Vejetaryen olduğunu düşündüğü dönemlerde bile zaman zaman et yemekten kendini alamaz. Çünkü ahlaki olarak yanlış bulduğu eylem, aynı zamanda keyif de vermektedir. Bunu kendisi şöyle açıklıyor.

'Oluru budur diye düşündüm. Böylesi hiç de fena sayılmaz, dedim kendi kendime. Tutarlı biçimde tutarsız bir beslenme düzeni oturttuğumuzu varsaydım. Yemek yemenin yaşantımızdaki diğer tüm etik meselelerden ne farkı vardı ki? Arada sırada yalan söyleyen dürüst insanlardık, bazen sakarlık eden dikkatli tiplerdik. Zaman zaman et yiyen vejetaryenlerdik.'

Sonra bir dönüm noktası yaşar Foer. Ona bu kitabı yazdıran olay gerçekleşir. Bir oğlu olur.

'Oğlumu beslemek kendimi beslemekten farklı: O, daha önemli. Önemli çünkü yemek önemli.  Yemekle beraber anlatılan  öyküler de önemli. Hayatımda pek çok kez, yemek hakkında anlatacak öykülerim olduğunu unuttum. Ne bulduysam onu ya da lezzetli olanı, doğal görüneni, akla uygun veya sağlıklı olanı yedim sadece- anlatacak ne vardı ki? Oysa hayal ettiğim ebeveynlik stili, böyle bir kayıtsızlığa ters düşüyordu. Bu öykü bir kitapla başlamadı. Kendim ve ailem için, etin ne olduğunu bilmek istedim sadece. En somut haliyle öğrenmek istedim: Nereden gelir? Nasıl üretilir? Hayvanlar nasıl muamele görür ve bu, nasıl bir önem taşır? Hayvan yemenin ekonomi, toplum ve çevre üzerinde etkileri nelerdir? Arayışlarım kısa zamanda çehre değiştirdi. Bir baba olarak çıktığım yolda bir yurttaş olarak görmezden gelemediğim ve bir yazar olarak kendime saklayamadığım gerçeklerle karşı karşıya kaldım.'

Foer'in bahsettiği en önemli gerçeklik sınai hayvancılık.

'Sınai hayvancılığın tanımı zor ama teşhisi kolay. Bu, en basit tanımıyla hayvanların -çoğunlukla onbinlercesi, hatta yüz binlercesi aynı çatı altında tutulur- genetik yapısıyla oynandığı, hareket alanlarının kısıtlandığı ve doğal olmayan yemlerle (çeşitli ilaçlar ihtiva eden yemlerle; örneğin antimikrobiklerle) beslendiği, sanayileşmiş, dar alanda yüksek verime odaklı bir hayvancılık sistemidir. Her yıl dünyada sayısı kabaca 50 milyarı bulan kara hayvanı sınai çiftliklerde işleniyor.'

Kitapda şirketler ve ilgili şahıslardan da açıkça bahsediliyor. Mesela hepimizin yakından tanıdığı Kentucky Fried Chicken.

'KFC, 'tavukların refahına ve insani muameleye büyük önem verdiği konusunda ısrarcı. Bu iddia ne denli güvenilir? Batı Virginia'da KFC'ye tavuk sağlayan mezbahada, işçilerin canlı tavukların kafalarını kopardıkları, gözlerinin içine tütün tükürdükleri, suratlarına boya püskürttüleri ve hayvanların üzerlerine ayaklarıyla bastıkları belgelenmişti.'

Eziyet gören bu hayvanlar, insan sağlığını da doğrudan etkiliyor. Son yıllarda ortaya çıkan garip bakteri ve virüslerin sebebi, bu tesislerdeki hayvanlar üzerinde kullanılan kimyasal ilaçlar. Akşam yemeğinde ailenize sunduğunuz tavuk, tavukluktan çıkmış garip bir yaratık artık. Genetiğiyle oynandığı için çiftleşemeyen, üreyemeyen, kemikleri gelişmediği için yürüyemeyen, hastalık dolu bir hayvan. Kümes hayvanlarının bu kadar ucuz olmasının bir sebebi olmalıydı, değil mi?

Bu dehşetten nasibini alan sadece kümes hayvanları ve büyük başlar değil. Balıklar da hem sistematik bir şekilde eziyet görüyor, hem de insanların sağlığını tehdit ediyor.

'Bütün bunlar önemli mi peki- yediklerimizi değiştirmemizi gerektirecek kadar önemli mi? Yoksa, satın aldığımız balık ve deniz ürünleri hakkında akıllıca kararlar vermek için daha detaylı bilgilendirme etiketlerine mi ihtiyacımız var? Eğer 75 santimetrelik bir somonun küvet büyüklüğünde bir su haznesinde yaşadığı ve yoğun kirlenmeden dolayı gözlerinden kan geldiği paketin üzerinde yazsaydı, hepçillerin varacağı sonuç ne olurdu? Peki ya etikette balık çiftliklerinin yol açtığı parazit nüfusundaki artışa, genlerde bozulmaya ve antibiyotik dirençli yeni hastalıklara değinilseydi?'

Yeme tercihlerimiz, küresel ısınmayı doğrudan etkileyen en önemli faktörlerden biri. 

'Chicago Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma sonucunda, yiyecek tercihlerimizin küresel ısınmaya en az ulaşım tercihlerimiz kadar etki ettiği ortaya kondu. Et amaçlı hayvan besiciliği, yerelinden küreseline tüm ölçeklerde, en ciddi çevresel sorunlara en fazla katkıda bulunan ilk iki veya üç etkenden biridir. Toprağın bozulması, iklim değişikliği, hava kirliliği, sı sıkıntısı, su kirliliği ve biyodeğişim gibi sorunlarla mücadelenin odak noktasını hayvan besiciliği oluşturmalıdır.'

Çokça alıntı yapmaya özellikle dikkat ettiğim bir yazı oldu bu. Çünkü yazılanların hiç biri hayal ürünü veya tahmin değil, hepsi belgelenmiş gerçekler. Bunları alıntılamasaydım, konuyu sadece kişisel yorumlarımla aktarmaya çalışsaydım eminim ki yeterince gerçekçi olmazdı. En iyisi kitabı alıp tamamını sindire sindire okumak ve kendi gerçeğimizle yüzleşmek. Bir de şu soruyu sorabiliriz kendimize. Tamam, kimse et yemekten vazgeçmek zorunda değil ama bu zulüm ve bu zulmü böylesine görmezden gelmek niye?

Son söz: Bana kitap okumak yetmez gözümle de görmem lazım derseniz, PETA'nın yayınladığı Meet Your Meat videolarını ve Earthlings belgeselini izleyebilirsiniz.

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Michael Crichton'dan Next*



Michael Crichton, ülkemiz için pek tanınan bir sima olmasa da, yazmış olduğu muazzam seri için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Jurassic Pak’dan bahsediyorum.

“Sıradaki”nde, Crichton gerçek ve kurguyu mükemmel bir şekilde harmanlamış. Anlattıkları hayal ürünü olsa dahi, bilimsel verilerle öyle akılcı şekilde desteklenmiş ki, okurken “neden olmasın?” diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz.

“Muazzam bilimsel sıçramaların gerçekleştiği, yumurtalarımızla spermlerimizin internette binlerce dolara satıldığı ve eşlerimizde genetik hastalıkların bulunup bulunmadığını anlamak için test yaptırmanın mümkün olduğu bir çağdan”, “genlerimizin beşte birine başkalarının sahip olduğu ve durumdan habersiz insanların ve ailelerinin, kromozomlarında bazı değerli genler var diye ülkenin her yerinde takip edildiği” bir dönemden bahsediyoruz.

“Sıradaki” sadece bir roman değil, aynı zamanda bilim ve ahlak kavramları üzerine bir deneme.

Murat Gülsoy'dan Bu Kitabı Çalın! (Hayır, Çalmayın)*



38. Sait Faik Hikaye Armağanı’nın sahibi, 12 adet hikayenin müellifi.

“Bu Kitabı Çalın” ve “Yazarın Belleği” adlı hikayeler, yazma ve okuma eylemlerine direkt yazarın gözünden ışık tuttuğu için özellikle ilgi çekici. “Bu Kitabı Çalın”da, yazar ve okur arasındaki görünmez bağ ve bu bağı görünür kılma isteği kaleme alınmış.

“Yazarın Belleği” ise daha da soyut bir ilişkiyi, yazar ve can verdiği roman kahramanı arasındaki çetrefilli ilişkiyi gözler önüne sermekte. Acaba yazarından bağımsız bir roman kahramanı düşünülebilir mi?

Kalan 10 hikayenin isimleri ise şöyle:

-Kayıp Eşyalar Bürosu
-Hindistan Yolculuğu
-Hızlı Düşünme Sanatı
-54 Numara’nın Esrarı
-Kötü Yola Düşen Ev
-Hasta Bir Konak
-Birkaç Dolar İçin
-Kukla
-Sakla Beni
-Yasadışı Öyküler

22 Temmuz 2014 Salı

Ernest Cline'dan 80'ler Soslu Bir Sanal Gerçeklik Hikayesi: Ready Player One*



506 sayfalık bir sanal gerçeklik güzellemesi. Kaynakları tükenmiş; açlığın, kıtlığın ve şiddetin baş gösterdiği bir dünyada özel konsol, gözlük ve eldivenlerle OASIS adlı bir yazılıma sığınan ve yalnızca yemek yemek gibi insani ihtiyaçları karşılamak için bağlantıyı kesen insanlar.

2045 yılında geçen hikayede, tam bir 80’ler nerd’ü olan Wade/ Parzival ile tanışıyoruz. 80’ler nerd’ü derken abartmıyorum, kitabın neredeyse her sayfası o döneme ait göndermeler içeriyor. Filmler, şarkılar, kitaplar...

Parzival, OASIS’in yaratıcısı James Holliday’in yazılımın içinde bir yerlere sakladığı ipuçlarına ulaşmaya çalışıyor. Bu sayede Holliday’in bıraktığı mirasa sahip olabilecek. Bu da işine geliyor zira zaten Wade olarak gerçek dünyada bir varlık gösteremiyor ama OASIS içinde Parzival olarak bir şansı var; orada istediği kişi olabilir. 

OASIS oldukça ayrıntılı yaratılmış bir evren. Sanal gerçekliğe dair detaylı tasvirler mevcut, kendinizi o evrenin içinde hissetmek, hayal etmek çok kolay. Karakterlerin gerçek benliklerinden kaçıp avatarlarına sığınma ve içinde bulundukları dünyadan silinme çabaları ise şu anın bir adım ötesi gibi.

1 Aralık 2013 Pazar

Yevgeni Zamyatin'den Biz: "Eski insanlar gökyüzünde yüce, canı sıkılan, kuşkucu bir tanrıları olduğunu bilirlerdi. Biz orada; kristalimsi mavilikte, çıplak ve edepsiz bir hiçlik olduğunu biliyoruz."


Yazılmış bütün distopyaların esas kaynağı, atası, esin perisi: Biz.

Cesur Yeni Dünya, Hayvan Çiftliği, 1984 ve Fahrenheit 451 gibi hepsi birbirinden şahane romanlardan bahsediyorum.

Kurt Vonnegut şöyle diyor:

"Otomatik Piyano'yu yazarken olay örgüsünü gurula Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sından ödünç aldım, o da zaten gururla Yevgeni Zamyatin'i Biz'inden ödünç almıştı."

Bu roman su gibi akmıyor, aksine neredeyse her cümlede durmak, düşünmek ve hatta geri dönüp tekrar okumak zorunda kalıyorsunuz. Okudukça, yazarın beyni üzerindeki denetimini kaybettiği sanrısına kapılmanız bile mümkün. Sayfalar dolusu bilinç akışı tekniği, sayfalar dolusu monolog. Ama dediğim gibi, aslında kaynağa iniyorsunuz; bugüne kadar okuduğunuz bütün distopyaların esas kaynağına.

İnsan ruhunun ve sevgi duygusunun yok edilmesi temelinde yeni bir dünya inşa edilir Biz'de. Artık isimler yoktur, insanlar numaralardan ibarettir. Her 'Numara', diğer 'Numara'lar üzerinde bir seks ürünü olarak hak sahibidir. Her 'Numara' belirlenen zamanda yer, belirlenen zamanda uyur ve belirlenen zamanda uyanır.

Biz, çoğunluğun içinde kaybolmuş bir adamın bireyselliğinin uyanışıdır.

"Ama sadece içine bir şey kaçan göz, parçalanmış bir parmak ve ağrıyan diş kendini hisseder ve bireyselliğini kavrar. Sağlıklı göz, parmak ve diş adeta yoktur. Kişisel bilincin sadece bir hastalık olduğu apaçık ortada değil mi?"